Renkler, Cinler ve Holi Festivali: Hindistan’dayım!

26/03/2017

Bir inanışa göre Delhi’de yedi ölü şehir varmış. Yani bugünkü Delhi, yedi ölü şehirden sonra kurulmuş 8. şehir. Diğer bir inanış ise 15. ya da 20. şehir olabileceğini söylüyor. Hindistan’a giderseniz, şehirlerdeki sayısız harabeyi çok geçmeden fark edersiniz. Önünden yürüyüp geçtiğiniz duvarlar, sıcaktan bunalıp soluklanmak için oturduğunuz basamaklar, hasbelkader yolunuza çıkan bahçeler, kavşaklar, geçitler… Hepsi sizden binlerce yıl yaşlıdır. Aslına bakarsanız burada yüz yaşındaki binalar genç olarak adlandırılır.

 

Hindistan’daki harabelerin sadece binalarla sınırlı olduğunu söylemek doğru olmaz. Hatta seyahatim esnasında okuduğum kitabın dediğine göre, şehirler insan harabeleriyle de dolu. Değil farklı asırların, farklı milenyumların insanları; göçüp geldikleri ülkelerin kültürünü, dilini, inancını getirir, orta yere bırakırlar burada. Hindistan’ın şehirleri, bilhassa Delhi, birbiriyle alakalı görünmeyen tüm şeylerin ortalığa saçılmış ve yıllardır hiç toplanmamış hali gibidir. Bıyıkları farklı traşlanmış adamların, tarzları 50’lerde kalmış arabaların, farklı renklerde ve tarzda saree giymiş kadınların; İngilizce ve Urduca konuşan çocukların, flüt çalarak yılan oynatan gençlerin, kapkaç yapan maymunların, yol ortasına kilim serip üzerinde çay içen amcaların, tefleriyle gezen düğün çalgıcılarının, ineği kutsal sayanların ve Tanrıları için inek kesenlerindir. Bir araya gelmesi imkansızdır ve bir aradadır.

 

Çünkü öğrendiğime göre, Hindistan'da şehirler binlerce kere istila edilmiş olsa bile, bir şekilde yeniden kurulur. Küllerinden doğar. Tıpkı Hinduların mükemmeli bulana kadar ruhun tekrar tekrar dünyaya geleceğine inandığı gibi, şehirler de yeniden doğar. Çünkü bir inanışa göre burayı cinler korur; Delhi, cinlerin şehridir. Cinler burayı o kadar sever ki, her ev ve köşe başı onlar tarafından tutulmuştur. Hindistan’ı gezerken cinleri çıplak gözle göremezsiniz. Ama eğer yeterince odaklanırsanız onları hissedebilir ve eğer gerçekten şanslıysanız fısıldamalarını duyabilirsiniz.

 

Yol Kitabı: City of the Djinns/ William Dalrymple

Yol Şarkısı: Hymn For The Weekend / Coldplay 

 

Hindistan’a Seyahat

 

Hindistan'ı kaleme almak azıcık çetrefilli bir iş olduğu için yazılarımı birkaç bölüm halinde yayınlamaya karar verdim. Geçtiğimiz aylarda bilgi ağırlıklı bir yazı paylaşmıştım. Eğer rota belirleme, rezervasyonlar ve seyahat hazırlıkları ile ilgili detaylarla ilgileniyorsanız sizi “Yeni Başlayanlar İçin Holi Festivali: Hindistan’dayım!” başlıklı yazıma alalım. Bu yazıda ise yolculuk anılarımı paylaşmaya çalışacağım. Serinin üçüncüsü ise Hint kültürü ve günlük yaşantıyla ilgili olacak.

 

Delhi’ye Varış: Eski Delhi, Yeni Delhi, Pazarlar ve Metrolar

 

Hayatta en büyük hayallerimden biri Hindistan’da Holi Festivali’ni kutlamaktı. Şimdilerde Batı’daki büyük şehirlerde de kutlanan Holi, esasen Hindu inancında iyinin kötüye karşı zaferinin, kışın bitişinin, baharın gelişinin; renklerle ve dolunay gecesinde yakılan ateşlerle kutlandığı bir bayram.

 

Geçen yıl 20 Mart dolaylarına denk gelen Holi için İstanbul’dan Dubai aktarmalı olarak Delhi'ye uçtuk. Rotamızı Delhi-Jaipur-Agra-Varanasi-Delhi olarak gerçekleştirecek, 4 şehir ve 2 eyalet görecektik. Sabah 4'te inip otele 9’da giriş yapacaktık. Havaalanından çıkıp doğruca şehre gider, bir yerde kahvaltı ederiz diye düşündük. Çok yanlış düşünmüşüz. :) Havaalanı ve havaalanını şehre bağlayan tren hattı gayet modern ve temizdi. Ama Hindistan ilk selamını, tren istasyonundan çıkışımıza saklamıştı. İki kadın, sabah 6’da gün hafifçe ağarmışken ten istasyonundan çıktık ve gördüklerimiz karşısında ŞOK geçirdik! Sabahın kör saatinde inanılmaz bir trafik vardı; motorlar ve rickshawlar birbirini sıyırarak geçiyor, insanlar birbirlerine bağırıyor, duvar diplerinde birileri uyuyor, yanımızda bir adam işiyordu… Nurdan’la kendimizi bir anda el ele tutuşmuş halde bulduk ve aşırı korkmuş gözlerle birbirimize baktık. Eğer o anda valizlerini çekerek duvar dibinde uyuyan insanların yanından geçen birkaç turist görmesek gardan asla çıkamayabilirdik. O turistler bize cesaret verdi ve Haydarpaşa Garı’na gelip İstanbul’u yeneceğini haykıranlar gibi basamaklardan indik. Yenemeyeceğimizi bilsek dahi Delhi’ye karıştık.

Delhi, Eski Delhi, Yeni Delhi ve Yeni Koloniler adı verilen üç bölgeden oluşuyor. Jumna Nehri Delhi’yi boylu boyunca takip ediyor. Eğer vaktiniz bizimki gibi darsa, yapabileceğiniz iki şey var: Eski Delhi’yi görmek ve kendinizi Delhi’nin pazarlarında kaybetmek. Biz, ilk günümüzü Eski Delhi’ye ayırdık. Şehirdeki ilk gerçek deneyimimiz ise metro bileti almak oldu. :) Merdivenlerden inip vantilatörle soğutulmaya çalışılan 40°C’lik bir alana çıktık. Hayatımda gördüğüm en korkutucu kalabalığı gördüm. Bilet almak için sıraya girmek gerekiyordu ama niye sıra vardı bilmiyorum bile. Çünkü herkes sıraya kaynak oluyor, bir şekilde sırayı işgal ediyordu. Kimseye itiraz edemeden sessizce bekledik, sıra bize gelince görevliye gideceğimiz istasyonu söyledik. Neyse ki bu korkutucu kalabalıktaki hemen hemen herkes İngilizce biliyordu ve aynı zamanda çok yardımseverlerdi.

 

İkinci şokumuz ise metrodaki güvenlik sırasını görünce geldi. Bu sırada bir 20 dakika daha kaybedebileceğimizi düşünüyordum ki kadın ve erkeklerin güvenlik aramalarının farklı olduğunu gördük. Kadınların sırası hiç kalabalık olmadığı için yüzlerce kişiyi atlatıp geçtik. Perona varınca ise pembe tabelalarla belirtilmiş “Women Only” bölümünü keşfettik. Artık kalabalıktan uzakta ve sadece kadınlarla çevrili bir hayat vardı. :)

Eski Delhi'deki ilk hedefimiz, şehrin en eski ve en işlek caddelerinden biri olan Chandni Chowk'tan geçerek Red Fort'a varmaktı. Chandni Chowk, Delhi'deki sokak ruhunu doyasıya içinize çekebileceğiniz canlı bir yerdi. Ayrıca sokak lezzetleriyle ünlüydü. Biz de bunun hakkını verebilmek için Haldiram's'a gittik. Gelmeden önce internetten yerel yemekler yiyebileceğimiz restaurantları araştırmıştım. Hindistan'da işi şansa bırakamayacağımız için de kalburüstü restaurantlardan risksiz sokak yemeği satan yerlere kadar sıkı bir liste hazırlamıştım. Haldiram's da bunlar arasında ye-kalk yapabileceğimiz lezzetli bir öğle yemeği için idealdi.

Yemekten sonra yavaş ve dikkatli adımlarla, hala Delhi'ye alışmaya çabalayarak Red Fort'a yürüdük. Burası Babürlerin en muhteşem yapılarından biriydi. Aynı zamanda UNESCO Dünya Mirası Listesi'ndeydi. İçerisinde büyük de bir pazar bulunan bu kocaman kalenin belki yarısını ancak görebilmişizdir. 

 

 

Red Fort'tan sonra, ikinci durağımız Jama Mascid'e yürüme mesafesinde olduğumuzu biliyordum ama Hindistan'da yön tayin etmek neredeyse imkansız. Kalenin önünde bekleyen rickshaw-wallah'lardan biriyle biraz pazarlıktan sonra, daha sonradan çok pahalı olduğunu anlayacağımız bir tutara bizi götürmesi için anlaştık.

 

Jama Masjid'e giderken yolda çocuklar kafamıza içi su dolu balonlar attı! Rickshawcımız Holi kutlamalarının başladığını söyledi. Holi için Delhi'de olmayacağımıza sevindim! Ayrıca trafikte yanımıza yanaşan küçük bir çocuğun tacizine uğradık. Üzerine rickshawcımız para üstünü vermeden kaçtı... İyiydi, güzeldi ama tüm bunlar, trafik, sıcak, gürültü, pazarlık etmek, insanların tavırları ve sürekli savunmada olma hali bir araya gelince tüm enerjimiz gitmiş ve moralimiz bozulmuştu Jama Masjid'de buluşmak için sözleştiğimiz, Delhi'li arkadaşım Shaleen geldiğinde kendimizi neredeyse ona teslim ettik.

 

Shaleen yanımızdayken her şey çok kolaydı. Kimse pazarlığa girişmiyor, bizimle konuşmuyordu. Delhi'de yaşayan bir mimar olan Shaleen bizi akşam yemeğine Connaught Place'e götürdü. Burası Yeni Delhi'nin göbeğinde, Victoria dönemine ait binalarla çevrili güzel bir kavşaktı. Kavşaktaki her caddede restaurantlar, mağazalar, Starbucks ve McDonalds vardı. Shaleen bizi akşam güneşinde biraz olsun serinleyebileceğimz ve sonunda tatilin biraz tadını çıkarabileceğimiz bir teras kafeye götürdü. Ve akşam inene kadar bize Hint kültürü hakkında bilmediğimiz bir ton şey öğretti.

Ertesi gün, Yeni Delhi'deki pazarları keşfetme günümüzdü. Sabah, muhteşem bir Hint kahvaltısı için Connaught Place'deki pek meşhur Saravana Bhavan'a gittik. Arkasından da Nurdan kahveye ben de internete titrediğim için Starbucks'ta biraz serinledik. Delhi'de toplu ve çeşitli bir alışveriş yapmak istiyorsanız katlı "Emporium"lar bulunuyor. Gayet organize olan bu katlı mağazalarda halıdan ipeğe, altından mobilyaya kadar her şey var. Eğer uçakla götürülemeyecek ebatlarda alışveriş yaparsanız adresinize postalıyorlar. Hem fiyatın sabit olması hem de kargolama konusunda güvenli yerler olduğu için tercih edilebilir. Biz, birkaç emporium gördükten sonra Kapalı Çarşı ruhumuzu koruyarak Delhi'nin en büyük pazarlarından Dilli Haat'a gittik. Burada alışverişe, dansa ve yemeğe doyduktan sonra Connaugh Place'e dönüp, dekorasyonunu çok beğendiğimiz The Imperial Restaurant'ta kendimize büyük keyifli içecekler söyledik.

 

 

 

Rajasthan: Pembe Şehir, Saree ve Holi'nin Renkleri

 

Delhi'den sabah erken saatte Jaipur'a doğru yola çıktık. 1. sınıfta seyahat ettiğimiz tek tren yolculuğumuz bu olacaktı. Yaklaşık 4.5 saat sürecek yolculukta, turistler ve bilgisayarına gömülüp iş yapan insanlarla bir aradaydık. Trendeki görevli kahvaltımızı dağıtırken camdan akan Delhi varoşlarını izledim. İçeride çayını yudumlayarak Hindustan Times gazetesi okuyanlar, dışarıda derme çatlı bir evin kapı ağzında tuvaletini yapanlar vardı. 

 

Rajasthan eyaletinin başketi Jaipur'a vardığımızda bizden bir sonraki trene binenler arasında izdiham yaşandı. İki tren yolculuğumuz daha olduğu için biraz tedirgin olduk. Her daim kapasitesinin üzerinde olan Hindistan trenlerindeki kategorileri anlamak da yer bulmak da kritik.Günü kurtarmak için kaygılarımızı ikinci tren yolculuğumuza kadar ertelemeye karar verdik. :)

 

Jaipur'da gezimizin kaderini değiştiren birşey oldu. Burada görmek istediğimiz yerler birbirinden biraz uzak olduğu için bir araç kiralayarak gezmemiz tembihlenmişti. Biz de garın çıkışında bizi otelimize götürmesi için bir taksi tuttuk ve bu adamla tüm gün için anlaştık. Geldiğimizden beri ilk kez arabaya binmiştik. Şoförümüz İngilizce konuşuyordu, özel hayatımızla ilgili fazla soru soruyordu ve çok agresifti. Biraz tedirgin olduk. 

 

Konaklayacağımız Atithi Guest House'a vardığımızda gördüğümüz ilgi ve odalarımızın temizliği karşısında derin bir oh çektik. Resepsiyondaki görevli bize şehirle ilgili bilgi verdikten sonra ona şoförümüzden bahsettik. Görevli, şoförün bize verdiği fiyatı çok düşük buldu ve bizi muhtemelen şehirde anlaşmalı olduğu bir dükkana götürerek alışveriş yapmaya zorlayacağını söyledi. Fazlasıyla korktuk. Ama o sakin olmamızı, istemediğimiz bir şeyi almamamızı tembihledi. Ve olaylar tam da tahmin ettiği gibi gelişti!

 

Görmek istediğimiz yerler arasında Amer Kalesi, Hawa Mahal ve gözlemevi Jantar Mantar vardı. Güne pembe şehir diye bilinen Jaipur'un merkezinden başladık. 1800'lerde Wales Prensi'nin ziyareti için pembeye boyanan binaların arasından geçerek ilk durağımız Amer Kalesi'ne vardık. Dönüşte de sular altında kalmış Jal Mahal'i selamladık. Jaipur bana Delhi'ye göre çok daha fazla kalabalık geldi.

 

 

 

Dönüş yolunda şoförümüz, oteldeki görevlinin tahmin ettiği gibi bizi bir dükkana götürmek istedi. Burada, doğal boyayla kumaşa yapılmış sareelerden bulabileceğimizi söyledi. Gitmek istemediğimizi söylesek de yüksek bir tonda ısrar etti. Dükkan olduğu söylenen yer bir evdi; bizi kapıda bir adam karşıladı. Ürünleri göstermeden önce bizi evin birkaç sokak ötesindeki atölyesine götürmek istediğini söyledi. Bu esnada şoförümüz ortadan kaybolmuştu! Ana yoldan uzaklaşarak mahallenin arka sokaklarına doğru yürüyorduk. Sokak kapılarına oturmuş adamlar dışında etrafta kimse yoktu. O kadar tedirgin oldum ki artık devam etmemek üzere durdum. Ve tam o anda nasıl olduysa arkamızda kadınlı erkekli yaklaşık 10 kişilik bir turist grubu belirdi! Onlar da atölyeyi görmek için geliyorlardı! Bu da günün ikinci derin oh çekişi oldu. Adam, bizi atölye diyemeyeceğim bir yere götürdü ve diğer turistlere çok pahalı olduğunu düşündüğüm bir fiyattan sareeler sattı. Günün sonunda biz hiçbir şey almadık.

 

Dükkandan çıkarken şoförümüz o gün için bizimle anlaşmış olmasına rağmen arabaya birkaç Avrupalı turist daha almıştı. Bu turistler biraz şaşkındı ve pek pazarlığa girmiyorlardı. Yüklü bir bahşiş aldığı her halinden belli olan şoförümüz önce onları oteline bıraktı. Arkalarından da etmediği edepsiz laf kalmadı. O kadar sinirlendik ki otele varana kadar adamla tartıştık ve iki gün için sözleştiğimiz paranın yarısını ödeyip anlaşmayı bozduk. İşte bu an gezinin kırılma noktası oldu! Tedirginlik ve korkuyla dolaşmak; iyi pazarlık edememek, kalabalık, kir, gürültü sonunda canımıza yetmişti. Hem ertesi gün Holi'ydi. Festival gününe bu modda giremezdik! Sabah otelden ayrılırken ilk kez rickshaw tutmadık. Bol bol yürüdük, bir kez bile düşünmeden gördüğümüz her sokağa girdik. Yetmedi, gördüğümüz ilk dükkandan kendimize saree aldık. Sareelerimizle City Palace'taki Holi kutlamalarına katıldık ve yorgun düşene kadar dans ettik.

 

 

 

 

 

 

 

 

Kültür şokunu sonunda atlatmıştık. Enerjimiz yükselince her şey değişti. Sokakta öylesine yürümek o kadar güzeldi ki Jantar Mantar'a girmedik bile. Rickshaw'cularla, dükkan sahipleriyle, tezgahtarlarla pazarlık etmeyi öğrendik. İstediğimiz fiyata indiremediğimiz bir tek şey yoktu artık. Derken, biz bir tezgahçıyla pazarlık ediyorken yanımıza bir Avrupalı çift yanaştı. Tüm şehri otobüsle gezdikleri için sıkılmışlar ve bize özenmişler. 70'li yaşlarda olduklarını öğrendik. Onlar yanımızdan ayrıldıktan sonra birbirimize dönüp 70'li yaşlarımızda bu kadar deli olmamaya ve otobüsle gezmeye söz verdik. :)

 

Agra: Trende Gece Yolculuğu, Günübirlik Taj Mahal ve Yeni Dostlar

 

Holi gecesinin gerçekleştiği dolunayda, Jaipur'da tüm sokak başlarında ateşler yakılırken biz otelimizden ayrılıp istasyona gittik. Geceyi trende geçirip sabahın ilk saatlerinde Agra'da olacaktık. Holi, Hinduların alkol kullanmasının serbest olduğu tek gün. Dolayısıyla alkolle sınırlı kaldıkları da pek söylenemez. Trenimizin gelmesine henüz yarım saat varken kendinde olmayan bir grup Hintli, başka bir yöndeki turistlere sataşmaya başladı. Ancak tren yanaşınca dağıldılar. 

 

Treni, yapılan platform değişikliği anonslarından tek bir şey anlamadığımız için az kalsın kaçırıyorduk! Ama kompartımanımızı bulduğumuzda gördüklerimiz karşısında rahatladık. Dünyanın en konforlu yatağı olmasa da beklentimin üzerindeydi. Kompartımanlar perdelerle ayrılmıştı ve yan odalarda genellikle aileler yolculuk ediyordu. Bize temiz çarşaf ve yastık kılıfı verdiler. Ben üst kata yerleştim ve sırt çantamı ne olur ne olmaz diye başımın altına aldım. İyi ki de öyle yapmışım; trende farelerin dolaştığına dair söylentiler aldık sonradan. Karşımızdaki ranzanın tek dolu yatağında bir üniversite öğrencisi vardı. Biraz utangaç olsa da bizimle sohbet etti. Türkiye'yi belgesellerden biliyordu. Üniversiteyi bitirince Hindistan dışında bir yerde yüksek lisans yapmak istiyordu. Sohbet o kadar keyifliydi ki, yolda edineceğimiz yeni dostalrı düşünerek Türkiye'den getirdiğimiz lokumların bir paketini bu çocuğa verdik.

 

Agra, bir Müslüman şehriydi. Sokaktaki erkeklerin beyaz uzun giysileri bunu hemen belli ediyordu. Bir yandan da Holi Festivali'nin ilk gününü kutlayan Hindular güneşle beraber yola dökülmüşlerdi. Otelimize yerleştikten sonra Taj Mahal'e doğru yürürken, şarkılar (ya da ilahiler) söyleyen 5 yaşlı kadın yavaş adımlarla yanımıza yanaştı; benim alnıma sarı, Nurdan'ın alnına pembe boya sürdüler. Biz de bir gün önce Jaipur'dan satın aldığımız boyaları onların yanaklarına ve alınlarına sürdük. Arkasından da iki amcanın Holi'sini kutladık. 

 

 

Taj Mahal'de gün doğumunu kaçırmıştık ama şansımıza güneş çok parlak değildi. Puslu bir hava vardı, böylece her şeyin silueti kendiliğinden masal gibi görünüyordu. Biraz yürüdükten sonra Taj Mahal önümüzde yükseldi. Gözüme güneşten bile daha parlak geldi. Gördüğüm en güzel şey olabilirdi... Üzerine yazılıp çizilenlerden dolayı güzelliğini tahmin edebiliyordum. Ama çıplak gözle görmenin insanı bu kadar benzersiz duygularla dolduracağını asla tahmin etmiyordum.

 

 

 

Agra'ya sadece Taj Mahal için gelmiştik. Öğle sıcağı bastırınca şehre dönüp Holi kutlamalarına katıldık. Kendimize belirlediğimiz güvenli alanlarda sokaktan geçenleri renklere boyadık. :) Akşamüstü ise şehirde biraz alışveriş yapıp, sabah kahvaltımızı ettiğimiz Joney's Place'te harika bir akşam yemeği yedik.

 

 

 

Hindistan'da turistler arasında garip bir bağ oluşuyor. Belki de ortamın bu kadar farklı olması, birbirini hiç tanımayan insanları birbirine yaklaştırıyor. Örneğin, tüm turistler nerede olursa olsun selamlaşıyorlar ve gördükleri hakkında konuşuyorlar. Biz de Joney's Place'te gördüğümüz iki turiste, bu anlık refleksle selam verdik. Onlar yemeklerini alıp çıkarken biz yemeğimizi bitirip tren istasyonuna geçtik. Derken onları istasyonda da gördük. Hiç düşünmeden yanlarına gidip sohbet etmeye başladık ve onların da Varanasi'ye yolculuk ettiğini öğrendik. İşte bu iki Fransız beyefendi, Pierre ve Julian, Hindistan'ın bize hediye ettiği iki muhteşem dost oldular.

 

 

Varanasi: Ganj Nehri, Ganga Aarthi ve Çocuklar

 

Gezimizin son durağı olan Varanasi, aynı zamanda Hindistan'ın beni en çok etkileyen şehriydi. 

 

8. günün sonunda Hindistan'da hiçbir şey artık beni rahatsız etmiyordu. Farelerin cirit attığı bir trende bebekler gibi uyuyabildiğim 14 saatlik bir gece yolculuğu sonrası yeni arkadaşlarımızdan ayrılarak otele vardık. Onlar şehrin merkezinde, bizse sabah ayinlerinin gerçekleştiği Assi Ghat'a yakın bir otelde kalacaktık. Otelimiz Yoga House, Ganj Nehri'nin kenarında, yogi olmak isteyenlere kurs veren bir tesisti. Şehir, nehir boyunca ilerliyordu ve birçok ghat'tan, yani Ganj'a inen basamaklardan oluşuyordu. Otelimize yerleştikten sonra şehirde kısa bir yürüyüş yaptık. Etraf öylesine sessizdi ki gürültüden uzak olmak bize bile garip gelmişti. Bir adam, kayıklarının yanında uyukluyor, çocuklar kriket oynuyor, dua eden Hindular bizi selamlıyordu. Nehir kenarında yürürken bir cenazeye denk geldik. Külleri Ganj'a savrulmak için yakılan kişinin yakınları kendisinden uzakta ağlıyordu. Sonradan öğrendiğimiz kadarıyla ölünün başında ağlamanın, ruhun gittiği yerde ona kötü şans getirdiğine inanıyorlarmış.

 

 

 

Akşam, Ganga Aarti töreni için Pierre ve Julian'la buluştuk. Onlar da bir cenazeye denk gelmişler. Birbirimize gözlemlerimizi ve öğrendiklerimizi anlattırken tören başladı. Hindu inancına göre Ganj Nehri yarı Tanrı sayılıyor. Ve Tanrıların duyuları olduğuna inanıyorlar. Bu yüzden Varanasi'de her sabah ve akşam bir törenle Ganj uyutuluyor ve uyandırılıyor; bu törende ise beş duyuyu simgeleyen ögeler kullanılıyor. Hayatımda ilk kez böyle bir törene katılıyordum. İnsanı içine çeken, ruhani bir deneyimdi.

 

Tören bittiğinde afallamış halde yerlerimizden kalktık. Ben dilek dilemek için lotus çiçeği aldım. Orada bekleyenlerden biri beni kutsayabileceğini söyledi. Bir şeyler söyleyip birkaç kere nehre dokunduktan sonra alnıma kırmızı boya sürdü ve dileğimi tutarak lotusu nehre bırakmamı söyledi.

 

 

 

Ertesi gün aynı ekip,  henüz daha hava aydınlamamışken Assi Ghat'taki ayin için buluştuk. Akşamki ayinden farklı olarak, bu defa ateş başında ilahiler de söyleniyordu. Biz uykusuzluktan gözlerimizi açamzken Hindular güneşi selamlamak için rengarenk giyinmiş ve Ganj'a inmişlerdi bile. Güneşin ilk ışıkları belirmeye başlayana kadar tören devam etti. Biz de güneşin doğuşunu nehrin üzerinde izlemek için bir bot kiraladık. 

 

Nehir, ne kadar kirli olursa olsun hayat vermeye devam ediyordu. Yarı beline kadar nehre batmış güneşi selamlayan, çamaşırlarını yıkayan, kendini yıkayan bir sürü insan vardı. Bu anın bir parçası olmak hayatımın abartısız en güzel deneyimiydi. 

 

 

 

 

 

 

Güneş doğduktan sonra Assi Ghat'ta kahvaltı ettik ve odamıza dönüp dinlendik. Öğle sıcağı geçtikten sonra şehirde yürüyüş yaptık. Baba Black Sheep adlı bir dükkandan dünyanın en güzel ipek şallarını, yol üstünde gördüğümüz bir dükkandan paket paket Masala Çayı ve Varanasi'nin bende yarattığı etkiyi hep barındırmasını umduğum, üzerinde "Oum" yazan bir kolye aldım. Akşamüstü yeniden Ganga Aarti'ye katılmak için Pierre ve Julian'la buluştuk. Akabinde de Ganj manzarası eşliğinde birlikte son akşam yemeğimizi yedik.

 

 

Hindistan'daki son günümüze, hissedeceğimi hiç tahmin etmediğim kadar buruk uyandım. Hindistan'dan değil belki ama Varanasi'den ayrılmak istemiyordum. Otelimizin yogiler için hazırladığı kahvaltıdan yaptık. Artık temizliği bir kenara bırakmış, süt, yoğurt bile yer olmuştuk. Kahvaltıdan sonra önceki günlerde nehir kenarında keşfettiğimiz bir kitapçıya uğradık. Hinduizme kafayı takmaya başladığım için buradan bir kitap aldım. Sonrasında nehre inip sessizce yürümek, sağa sola bakmak istedik.

 

Biz burada otururken birden yanımızda üç çocuk belirdi. Aralarındaki uzun boylu kız çocuk belli ki ablalarıydı. Utana sıkıla bizimle konuşmaya, kitabımıza, kameramıza dokunmaya başladılar. Bizi ayağa kaldırıp oyun oynattılar. Onlarla oynarken alnıma yapıştırdığım bindi düştü. Hep birlikte bindimi aradık ama bulamadık. Sonra da boşverip bu anın fotoğrafını çektik.

 

 

 

Artık şehirden ayrılmamız gereken saat geldiğinde çocuklarla sıkı sıkı kucaklaştık. Keşke onları bulmanın, onlarla hep iletişimde kalmanın bir yolu olsa diye içimden geçirdim. Otele dönüp çantamızı aldık. Varanasi'ye son bir kez bakıp taksiye bindik.

 

Geneli güneşli geçen seyahatimizin son dakikalarında Hindistan bir güzellik yapmış, yağmur yağmaya başlamıştı. Toprak koktu. Ganj ve Varanasi sanki benimle konuşuyor; bana çok derinden bir şeyler söylüyordu. Hindistan kalbime o kadar dokunmuştu ki havaalanı yolunda taksiden dışarıyı izlerken iki damla gözyaşıma engel olamadım. Ve içimden, aynı derin hislerle cevap verdim: "Bir gün yeniden, mutlaka..."

Please reload

Instagram

Facebook

Başka Bir Şeyler?

Noel Baba'nın İzinde: Laponya'dayım!

5/1/2019

Duvarlar Ayırır, Sanat Birleştirir

20/10/2018

1/4
Please reload

  • Grey Facebook Icon
  • Grey Instagram Icon