Trajediler ve Sanatın Beklenmedik Faydası

22/02/2018

 

İstanbul’da, kara kışın gelip gelmemeye karar veremediği bir hafta sonu daha... Manzarası güzel müzeleri ziyaret etmek için şahane günler. Ben de öyle yapıp geçtiğimiz hafta Sakıp Sabancı Müzesi’ne gittim. Müze Eylül ayından bu yana, fotoğrafları şehrin tüm billboardlarını donatan “Ai Weiwei Porselene Dair” başlıklı sergiyi ağırlıyor. Sanatçının Türkiye’deki ilk sergisi hem sanatçının porselen eserlerine hem de yaşam hikayesine yer veriyor.

 

Ai Weiwei, aslında Türkiye’de yaşıyor olmanın insanı aşina ettiği temaları; devrimlere, yasaklara ve yıkımlara karşı duruşunu eserlerinde ustalıkla işleyen bir sanatçı. Onu sadece sanatçı olarak tanımlamak ise olduğu insana karşı haksızlık yaratabilir. Çünkü çağlar değiştikçe, toplumsal olaylar bir diğerini doğurdukça, insanlığın büyük sorunları ve insan hakları ihlalleri boyumuzu aştığında, o, üretimine hem sanatçı hem aktivist olarak devam etmiş.

 

Ai Weiwei’nin yakın zamandaki eserlerinin çoğunu mülteciler teması oluşturuyor. Berlin Konzerthaus’un girişindeki dev kolonları, mültecilere ait binlerce can yeleğiyle kapladığı yerleştirmesinde tarihsel ve politik bir felaketin ciddi bir betimlemesi yatıyor. Çin Hükümeti’nin koyduğu yasakla senelerce evinden çıkması yasaklanan biri olarak, yönetmenliğini üstlendiği, evine dönmek isteyen ama dönemeyen mülteci nüfusu konu alan “Human Flow” (İnsan Seli) belgeselindeki insan hikayeleri görünmeyeni görünür kılıyor.

 

Sanatçının sanatına olduğu kadar, dünyada olup bitenleri betimleme, bunları diğer insanlara anlatma ve hatta onları aynı amaç doğrultusunda bir araya getirme gayretine hayran olduğumu fark ettim. Hepsi bana harekete geçme hissi veren, bir insanlık sorununun gözler önüne serilmesi, bir başkaldırı eylemi bana göre. Peki ama neden insanlığın sorunları hakkında bilgi sahibi olmak, bir sanat eserini gördüğümde hissettiğim kadar etki yaratamıyor?

 

“İnsanlar uzaktaki soyut olayları anlamak için yakındaki somut örnekleri kullanırlar.”

 

2011 yılında ODTÜ’de öğrenciyken öğrenci değişim programına başvurmuş ve kabul edilmiştim. Uluslararası ofis ve montör hocalarımız değişim öğrencisi olacakları birkaç saatliğine bir araya getirerek bizi nelerin beklediğine dair bilgilendirme yapacaklardı. Bilgilendirmenin içeriğinde, kendi konfor alanlarımızın ve “güvenli duvarlarımızın” dışına çıkıyor olduğumuz gerçeğinden yola çıkarak, bu ülke sınırları dışında “Türkiyeli olmanın” bizi karşı karşıya bırakabileceği durumlar hakkında bilgilendirmeler de yer alıyordu. Uluslararası İlişkiler bölümünden bir hocamız, o gün kısa bir konuşma yaptı. Ve konuşmasını aklıma kazınan bir cümleyle bitirdi: “İnsanlar uzaktaki soyut olayları anlamak için yakındaki somut örnekleri kullanırlar.”

 

Değişim öğrencisi olduğum dönemde ve sonralarında, bu cümlenin ne anlama geliyor olduğuna dair önemli deneyimler edindim. Yurtdışında tanıştığım insanların çoğu bana yaşadığım ülkenin koşulları, kültürü ve günlük yaşantısı üzerine onlarca soru yöneltti. Çoğu gün haberlerde duydukları, gördükleri bilgileri zihinlerinde yeterince iyi canlandıramayanlar için somut bir örnek haline gelmiştim. Etrafımdakiler bana bakarak, benim yaşantım ve olduğum insan üzerinden ülkemi ve ülkemde yaşanan diğer hayatları canlandırmaya çalışıyorlardı.

 

Ancak, cümlenin anlamını tamamen kavramam için biraz daha zaman geçmesi gerekti. Hem kariyerimde aldığım yol hem de kişisel hayatımda psikolojiye duyduğum ilgi, bana, duygularımızın etkisi altında nasıl kaldığımızı ve beynimizin bizi hayretler içerisinde bırakacak kadar irrasyonel bir şekilde çalıştığını öğretti.

 

İnsanların uzaktaki soyut olayları yakındaki somut örneklere bakarak anlamlandırmasına etki eden psikolojik etmenlerden ilki yakınlık. Bu, “somut örneğe” olan fiziksel uzaklığımız ve/veya ilişki biçimiyle yakından ilgili. İnsanlığın, yanı başında gerçekleşen bir cinayete kayıtsız kalması güçken soykırımlar, savaşlar ve toplu katliamlar karşısında kılını kıpırdatmaması da bunu açıklıyor.

 

İkinci ve benim daha çok ilgilendiğim etmen ise canlılık. Bu etmen, duyduğumuz ya da bize anlatılan hikayeleri ne kadar belirgin hatlarla zihnimizde canlandırabilmemizle ilgili. Yani, hayal gücümüzle veya anlatıcının bize neyi ne kadar hayal ettirilebildiğiyle. Örneğin, mültecileri ele alalım. Binlerce insanın savaş nedeniyle ülkesini terk etmek, akrabalarından ve sevdiklerinden uzaklaşacak olmasının neye benzediğini tasavvur etmemiz, eğer böyle bir felakete maruz kalmadıysak, çok güç. Öte yandan, eğer birisi bize bir şehirden türlü sebeplerle taşınmak zorunda kalmış birinin hikayesini; onun evine, mahallesindeki bakkala, sokakta her gün beslediği köpeğe son kez veda edişini anlatırsa terk ediş duygusunun muğlaklığı azalır. Hayatında bir defa mahallesini ya da yaşadığı şehri değiştirmek zorunda kalan herkes bunun ne demek olduğunu anlar. Detayları canlandırmanın harekete geçmekle önemli bir ilişkisi var. Küçük detayları görmeye başladığımızda, durum daha duygusal hale gelir ve harekete geçme hissimiz artar.

 

Davranışsal ekonominin öncülerinden Dan Ariely, Akıldışının Mantığı kitabında şöyle açıklıyor bunu: “Bir trajedi uzakta gerçekleşir, büyük olur ve çok sayıda insanı kapsarsa, o trajediyi daha uzak ve daha az duygusal bir perspektiften ele alırız. Bu, kötü kalpli olduğumuz için değil, insan olduğumuz için böyledir.” Bu noktada akılcı düşünmek, aslında empatiyi önleyen önemli bir faktör. Çünkü bir insanın acısını milyonlarca insanla çarpma türünden hesaplamalar yapmaya çalışmak, sorunlara ilgimizi yoğunlaştırmak yerine içimizdeki merhamet duygusunu baskılar ve bizi durdurur. Stalin’in dediği gibi “Bir insanın ölümü trajedidir. Bir milyon insanın ölümü ise istatistiktir.”

 

Sanatın beklenmedik faydası

 

İnsanlar, yakınlık kurdukları felaketlerde harekete geçiyor ve olaylar hayal güçlerini aştığında kilitlenip kalıyorlarsa kitlesel trajedileri çözmek için insanlıktan umudumuzu kesmeli miyiz? Sanatın ve sanatçıların tam bu aşamada devreye girdiğini ve modern hayattaki yerlerine anlam kattıklarını düşünüyorum.

 

Ai Weiwei’nin en iyi yaptığı şey mültecilerin problemleri, devletin koyduğu yasaklar, polis zoru ve hapis cezaları gibi politik kararların yaşamımız üzerindeki etkisine ve modern çağ felaketlerine ayna tutmak. Bir sanatçı olarak, toplumların dünyadaki olaylarla yakınlık kurabilmesini sağlamak ve bunları zihnimizde canlandırmaya yardımcı olmak... Yaradılış gereği duygularımızın fazla esiri altında ve irrasyonel canlılar olarak, sanatın yüklenebileceği en büyük misyon, toplumsal gerçekliklerimizin farkına varmamızı sağlaması olurdu. Sanat aracılığıyla farkına varabileceğimiz daha anlamlı bir şey olabileceğini de düşünmüyorum.

 

Bu yazı ilk olarak Sivil Sayfalar'da yayımlandı.

Please reload

Instagram

Facebook

Başka Bir Şeyler?

Noel Baba'nın İzinde: Laponya'dayım!

5/1/2019

Duvarlar Ayırır, Sanat Birleştirir

20/10/2018

1/4
Please reload

  • Grey Facebook Icon
  • Grey Instagram Icon