Akrepsiz ve Yelkovansız: Londra'dayım!

05/11/2016

 

Londra seyahatim aslında Galata'dan başladı. Çünkü öğrenciyken ikimizin de İstanbul'da staj yaptığı yaz birlikte Galata'ya gitmiştik. Hatta o zaman yasak değildi de kulenin dibinde oturup şarap içmiştik. Sonra gece olmuştu, yağmur yağmıştı. Birdenbire bomboş kalan Tünel sokaklarında kahkahalarla koşmuş, ıslak fotoğraflar çekmiştik. O senenin sonunda mezun olacaktık. Hayallerimiz vardı; İstanbul'u, İngiltere'yi ilk o gece konuşmuştuk...

 

Ben İstanbul'a taşındığım yıl ne tesadüftür ki o da İngiltere'ye taşındı. Uzakta olduğumuz zamanlar boyunca birbirimize mektuplar yolladık, kart attık. Çünkü bize göre gerçek arkadaşlar böyle haberleşirdi. Ve o attığı kartları, "Bir gün birlikte gezeceğimiz Londra sokaklarından sevgiler" diye bitirirdi. 

 

Ben, sonunda Londra sokaklarını birlikte gezmek için o bileti aldığımda, yine ne tesadüftür ki, Aslı da Londra'da işe başladı! Birbirimizi son görüşümüzün ardından 3 yıl geçtikten sonra, havaalanında, elinde kendi çizdiği plakayla beni bekleyen arkadaşıma sevinç çığlıklarıyla koştum. :)

 

Londra'da ilk akşamımız, havaalanından Aslı'nın evine ulaşana kadar sadece sohbet ederek geçti. Bir şehrin toplu ulaşım sistemini çözmek seyahatin zorlayıcı ilk adımıdır hep. Bense Aslı çoktan metro kartımı ve telefon hattımı aldığı için sanki on yıldır Londra'da yaşıyormuşum gibi şehre adapte oldum.

 

Yol Şarkısı: Richard Walters - The Escape Artist

 

Yol Kitabı: M Treni - Patti Smith

 

Espresso, British Museum ve The Smiths

 

Londra'daki ilk günümde Aslı işe gitmek zorunda olduğu için bir başıma olacaktım. Ben de hedefimi, bana kalırsa asla kaçırılmaması gereken British Museum olarak belirledim. İlk metro yolculuğumdan sonra yeryüzüne Oxford Street'te çıktım. Sanıyorum Londra'ya ilk defa gelen herkes gibi, iki katlı kırmızı otobüsleri görünce sevindim. İlk ve tek yurtdışı seyahatini İngiltere'ye yapmış 64 yaşındaki babama birkaç fotoğraf yolladım. Yıllar sonra şimdi benim aynı sokaklarda yürüyor olmam onda nasıl bir his bıraktı acaba? Sonra, yürüye yürüye Bloomsbury'yi ve şehrin en şahane kafelerinden Store Street Espresso'yu buldum. Burada hem Londra yağmuruna biraz ara verdim hem de seyahatimin ilk telaşsız ve dolu dolu saatini geçirdim.

 

British Museum, tahmin ettiğimden çok daha büyük, çok daha kalabalıktı. Turistik yerlerin haftaiçi daha az kalabalık olacağına inanmak bir İstanbullu alışkanlığı sanırım. British Musuem'un Antik Yunan'dan Doğu sanatına milyonlarca parçalık bir koleksiyonu var. Burası dünyanın en eski müzesi olarak biliniyor. Bir bölgenin kendi coğrafyasında sergilediğinden daha çok eser mevcut olabilir burada. Giza Piramitleri'nden çıkarılanlardan Kahire seyahatimde göremediğim kadarını burada gördüm örneğin. Ve sadece "kısa tur" olarak bilinen rotayı izlesem de tam 4 saatimi burada geçirdiğimi fark ettim! Her müze gördüğümde bu kadar kendimi kaybedecek ne vardı?

 

 

O akşam Aslı mesaiye kaldığı için yolu biraz uzatıp Covent Garden'a gittim. Burada biraz oyalandıktan sonra Aslı'yla iş çıkışında buluştuk. Köşedeki bara gidip yorgunluk atmak istedik. Dünyanın en sıradan barını o akşam güzel yapan şey ise bir müzik kutusu oldu! Sadece £1 ile kendimizi The Smiths konserinde bulan bize bardaki birkaç diğer kişi de katıldı. Madem gençtik, geceydi ve Londra'daydık...

 

The Smiths - There Is A Light It Never Goes Out

 

Mondrian, Tame Impala ve Passing Clouds 

 

Esasen hayalini kurduğumuz Londra günleri ise ikinci günümden sonra başladı. Aslı bize harika bir rota çıkardı; Londra güneş açtı. Biz de güne, tezgahlarında ne ararsan var olan Borough Market'tan başladık. Müzelerin olduğu kadar pazarların da delisi olan şahsım bir tezgahtan diğerine koşarken Aslı benimle Londra'da yeniden yabancı olmanın keyfini sürdü. Kiş, turta, üzerine peynir eritilmiş patates derken neredeyse gördüğümüz her şeyi aldık. Kese kağıtlarımızı neyle doldurduğumuzu bile anlamadık... :) Üstelik hiç hesap yapmadığımızdan değildi bu. Sadece yaşadığımız günü hiç bitmeyecekmiş gibi yaşıyorduk...

 

Borough Market'tan şehri ikiye bölen Thames Nehri'ne doğru yürüdük. Nehir boyunca yürüyüp, güneşle birlikte sokakları dolduran Londralılar arasından geçtik. Güneşin bize yetmediği zamanlarda ısınmak için gözümüze kestirdiğimiz publara girdik. 

 

 

Aslı bana Londra'nın yazını, kışını; sevdiği binaları, şehirde biriktirdiği anıları anlatıyordu. Bir yandan yürüyorduk. Christmas yaklaştığı için etrafta küçük çaplı Christmas pazarları yerini almaya başlamıştı. Tate Modern'in tam önünde kurulan pazardan gelen tarçın kokusu soluduğumuz soğuk havayı ele geçirdi. Dayanamayıp birer sıcak şarap aldık, bir yandan da Millenium Bridge'e doğru yürümeye başladık. Aslı bana köprüye bakmayı en çok sevdiği açıyı gösteriyordu. Ben ondan ayrılıp köprünün üzerinde yürüyerek, şehri ikiye bölen nehri ortalamak istedim.

 

Tam hedefime varmak üzereyken hava birden serpiştirmeye başladı. Hızlanarak kaçan Londralılar arasında ne yapacağımı bilemeden kaldım. Şarap bardağım yağmur suyuyla dolmaya başladı. Son bir kez yolumun kalan kısmına bakmak için başımı çevirdiğimde ise birden karşımda bir gökkuşağı beliriverdi! Şehri yürüye yürüye bir gökkuşağına çıkmıştım. :)

 

 

 

Aslı gökkuşağını kanıksamış bir Londralı olarak, benim mutlu olmama gökkuşağından daha çok sevindi. Anın tadına doyunca Tate Modern'e girdik. Günün bizim için sürprizi, o anda sergilenmekte olan Mondrian oldu. 

 

 

Hava giderek soğuyor ve akşam oluyordu. Southbank'e doğru yürüdük, yürüdük... Aslı beni şehrin en sevdiği, biraz yalnız kalıp düşünmek istediğinde hep gittiği köşesine götürmek istedi. Bankın üstüne yazıldığı üzere "Herkesin düşünmek için bir yere ihtiyacı vardır". Oysa bu sefer, hiçbir şey düşünmemek için oradaydık. Oturup biraz dinlenmek, akşamın gelişini izlemek, köprünün üstünden gelip geçenlere bakmak ve buz gibi olmuş sandviçimizin son lokmasını orada yemek için...

 

Şehrin en güzel saatiydi ve arkada bir fon müziği olsaydı, kesinlikle Tame Impala "Feels Like We Only Go Backwards" çalardı.

 

 

Tame Impala - Feels Like We Only Go Bakwards

Tüm gün sokakta olduğumuz için binasını çok sevdiğim National Theatre'da biraz ısındık. Çıktığımızda akşam olmuştu. Westminster'dan geçerek Soho'ya gidecek, yüksek lisanstan arkadaşlarım arasında Londra'da yaşayanlarla küçük bir reunion yapacaktık. Ama önce Chinatown'a uğradık ve içinde kocaman bir ağacın olduğu Waxy O'Connors'da kendimize biraz iyilik yaptık...

 

 

Soho'da arkadaşlarımla yediğimiz yemek ve gittiğimiz kokteyl barda uzunca bir süre oturduk. Evlere dağılma vakti geldiğinde ise akşamın, gerçek bir Cuma (ya da #cumaulan) için bizi kesmediğini fark ettik. Tam da o anda Aslı'nın aklına şahane bir fikir geldi: Passing Clouds! Kokteyl barına kıyasla standartların çok altında ama ağzına kadar müzik ve samimiyet barındıran, üstelik ismi de çok güzel olan bu barda ilk gerçek Londra gecemizin hakkını verdik!

Marshmellow ve Amy Winehouse

 

Bol yürüyüşlü ve sonbaharlı Londra seyahatimin ikinci gününde, bir önceki günün yorgunluğundan öğleye kadar uyuduk. Uyandığımızdaysa hedef doğruca Notting Hill'e gitmekti. Notting Hill icin özellikle bugünü seçmiştik çünkü Cumartesileri burada bulunan Portobello Road'da ikinci el eşya pazarı kuruyordu. Metrodan çıkarken müzik duyulmaya başlamış, her yer panayıra dönmüş, eğlence başlamıştı.

 

İkinci el eşya pazarının içinden geçerek hoşumuza giden tüm tezgahlara ve dükkanlara girdik. Kırtasiyeden takıya, mutfak eşyasından kitaba her şey vardı. Ben £150 olduğunu öğrenmeden önce neredeyse ilk baskılarından bir Shakespeare kitabı alıyordum. Bunun yerine ancak bir tezgahtan churros alıp Notting Hill'in marshmellow renkli sokaklarına dalabildik. :)

 

 

Portobello Road'da akşam olduğunda ise bizi harika bir sürpriz karşıladı. Günü bitiren tezgahlar satamadıkları kartpostal ve resimleri tezgahın önüne bırakıp toplanmaya başladılar! Önce üst üste bırakılmış kart ve resimlerin oracıkta terk edildiğini anlayamadık. Bir sonraki sahnede ise kendime ve sevdiklerime götürmek için 10'a yakın resim seçmiştim!

Günün devamında Camden'a gittik. Camden'da Cumartesileri kurulan bir başka sokak pazarına, Camden Market'a bıraktık kendimizi. Aslı beni Cyber Dog'a götürdü; hayatımda gördüğüm en sürrealist dükkandı.

 

 

Camden'in ünlü olduğu bir başka şey ise geceleri! Hatta Amy Winehouse'un en çok gittiği bara ev sahipliği yapıyor. Biz de Aslı'yla iyice soğuyan geceyi ısıtmak ve Amy'nin şerefine bir kadeh kaldırmak için bu bara gittik. You know love is a losing game dinledik.

 

Amy Winehouse- Love Is A Losing Game

 

 

Banksy, Lavanta ve Gül

 

Pazar günü Aslı, "East'i görmeden Londra'dan gidemezsin!" diye uyandığı için evden koşarak çıktık! Ama kendimize göre ne kadar erken bir saatte çıkmış olsak da Londra için çok geç kalmıştık. Mekanların önünde insanlar çoktan sıra olmuş, Londralıların milli sporu kuyruk bekleme dünyasına biz de katılmıştık... İyi ki de o kuyruğu beklemişiz. Zira, kahvaltı yaptığımız Ozone, Londra'da en sevdiğim mekan olarak yerini aldı. Ozone'un müthis kahvesi ve yemekleriyle mekanın eşsiz ruhunu da içimize çektik. 

 

Aslı'nın beni Ozone'dan koparamadığı saatler sonrasında East'e gelme amacımızı hatırlayıp, buraya özgü pop-up galerileri ve kitapçıları gezdik. Birkaç köşede Banksy'nin işlerine rastladım! Ve sanki günlerdir yeterince ikna olmamışım gibi, bu son darbeyle hayatımın bir döneminde Londra'da yaşamam gerektiğine daha çok ikna oldum.  

 

 

Pazar öğleden sonrasında yapacak en güzel şey olarak Flower Market'a gitmeye karar verdik. Zira, artık ne Aslı benimle turist gibiydi ne de ben Londra'nın yabancısı gibi hissediyordum. Üstelik bir gün buraya yerleşme fikrine ikna olduğuma göre ben de şehrin yerlileri gibi çiçek pazarına gidip, shediyelik eşya yerine evime çiçek alabilirdim. 

 

Columbia Road Flower Market inanılmaz şenlikliydi. Noel'in yaklaşmasıyla çam ağaçları ve noel çiçekleri kadar orkideler, lavantalar ve güllerle doluydu her yer. Bizim gibi, Pazar günü yapılabilecek en güzel şeyin çiçek pazarına gelmek olduğunu düşünen birçok insan olmalı ki çok ama çok kalabalıktı. Aslı'yla çiçekler konusunda farklı zevklerimiz vardı ama çiçek sevgimiz ortaktı. Sonbaharın en güzel renklerini kollarımızda toplayıp günümüze devam ettik.

 

Akşam yemeğinden önce Aslı'ya, Londra'da yapmayı istedigim tek turistik aktiviteyi itiraf ettim: Kings Cross'a gidip Harry Potter'daki 9 3/4 istasyonunu görmek! Benimle arkadaşlığını sorguladığı birkaç huzursuz dakikadan sonra kabul etti. :) Kings Cross, hayatımda gördüğüm en güzel tren istasyonlarında biriydi. Havaalanlarını, tren istasyonları ya da otogarları şehrin içinde başka şehirlere daha çok ait olan yerler gibi görürüm hep. Canımız başka şehirleri çekti Kings Cross'a gidince. Şubat ayında birlikte İskoçya'ya gitmek için birbirimize ilk sözümüzü de o gün vermiş olduk böylece.

Aksam olduğunda, Londra'nın kalburüstü muhitlerinden Hampstead'e gittik. Bu muhitin yakınlarında, en beklemeyeceğim restoranda -elimizde çiçeklerle- dünyanın en güzel "fish&chips"ini yedik. Ve aşkın neden sevdiğimiz şehirlere benzeyebileceği üzerine konuştuğumuz uzunca bir yürüyüşten sonra eve döndük.

 

İngiliz Çayı, Peru Mutfağı ve Veda

Londra'daki son günümde Aslı işe gideceği için ben artık şehrin ne kadar yerlisi olduğumu kanıtlamak zorundaydım. Sabah erkenden Londra'nın kuzeyine, Kensington'a gittim. Arkadaşlarımın tavsiye ettiği Victoria&Albert Müzesi'ni ziyaret edecektim. Şansıma o gün Londra güneşli ve çok güzeldi. Ben de kapalı alanda fazla vakit harcamamak için müze ziyaretini kısa tutup Hyde Park'a gittim. Ciğerlerime İstanbul'da ihtiyacım olacak oksijeni depoladım.

 

 

Hyde Park'tan geçerek Oxford Street'e çıktım ve başladığım noktaya, Bloomsbury'ye geldim. O günün akşamında Erasmus'la gittiğim Fransa'da tanıştığım, sonraları birlikte İskandinavya'ya seyahat ettiğim bir İngiliz arkadaşımla buluştum. Beni The Soho Hotel'de 5 çayına davet etmişti. Yanına bile yaklaşamadığım aksanıyla ve olanca içtenliğiyle onu ne kadar özlediğimi fark ettim. Tuzlulardan başlayıp tatlılara varana kadar arayı kapatmış, bir demlik çayı bitirmiştik.

 

 

Claire ertesi gün erken saatte toplantısı olduğu için benden ayrılırken, Aslı işten çıkıp benimle buluşmuştu. Son akşamımızı Peru restaurantı Ceviche'de geçirdik. Hala iki lafımızdan birinde, birlikte bir yerlere seyahat etmeyi, hayallerimizi birlikte gerçekleştirmeyi konuşuyorduk. Neyse ki sadece konuşmuyor, bazılarını gerçekleştirebiliyorduk da... Sonunda birlikte gezebildiğimiz Londra sokaklarına içtik.

 

Şimdi dönüp bakınca Londra'daki en güzel anlarım içini müzikle doldurduğum anlardı diye düşünüyorum. Aslı'yla hep yaptığımız gibi... Bir insanı tanımanın en iyi yollarından biri onun şarkılarını dinlemekse, bir şehri güzel anılarla hatırlamanın en iyi yollarından biri de onu şarkılarla doldurmaktır. Akşamın gelişini fonda Tame Impala'yla izlemek, bar şöminesinin başında Amy Winehouse'u dinlemek, köşedeki barın müzik kutusuyla The Smiths'i yanımıza çağırmak gibi... Aslı ve ben böyle insanlar olmasaydık belki Londra herhangi bir şehir olarak kalır, hiçbir şey beni "How Soon Is Now?" dinlemek kadar hızlı Londra'ya götüremezdi.

 

Not: Galata'daki akşam

 

 

 

 

Please reload

Instagram

Facebook

Başka Bir Şeyler?

Noel Baba'nın İzinde: Laponya'dayım!

5/1/2019

Duvarlar Ayırır, Sanat Birleştirir

20/10/2018

1/4
Please reload

  • Grey Facebook Icon
  • Grey Instagram Icon