Kalbinde Vahşi: Kenya'dayım!

04/09/2016

Kenya'da safari seyahatine çıkarken Afrika'yı görme hayaliyle yaşayan bir kadın, önceki hayatında erkek aslan olduğunu düşünen bir başka kadın ve sonsuz düzlüğün ortasında geceleri, yıldızları yorgan yapıp uyumak isteyen bir diğer kadın olmak üzere üç kişiydik. Boynumuzda dürbünler, elimizde kamera, çantamızda Afrika'nın Yeşil Tepeleri vardı. Safari organizasyonu konusunda henüz buraya kadar gelemediyseniz sizi şöyle alalım: Yeni Başlayanlar İçin Safari

 

Gece 02:35'te Jomo Kenyatta havaalanına ayak bastığımızda, hava Temmuz ayına göre aşırı serin, Kenya diğer Afrika ülkelerine göre aşırı havalıydı. Seyahatimiz vize kapısında biraz streslenerek başladı. Birimizin e-vize çıktısında ismindeki harfler eksik çıkmıştı, ötekimiz yanlışlıkla e-vizenin değil ödeme sayfasının çıktısını almıştı. Neyse ki Kenya bu safoşluğumuzu umursamadı ve geçtik.

 

Yol Şarkısı:

Yol Kitabı: Afrika'nın Yeşil Tepeleri / Hemingway

 

 

Nairobi ve Great Rift Valley:

 

Seyahatimizi 4 gün safari, 3 gün deniz tatili olarak planlamıştık. Tur şirketinden John, bizi sabah 6'da havaalanından alacaklarını söylemişti. Arada az vakit olduğu için ilk Kenya kahvemizi havaalanında yudumladık. Derken John, oldukça şık giyinmiş, elinde kabile liderlerinin taşıdığını söylediği bir asayla çıktı geldi. Rehberimiz Peter'la tanışıp aracımıza vardığımızda safarimiz resmen başlamıştı. Gözlerimin yorgunluktan kapanmadığı anlarda birkaç fotoğraf çektim. 


Peter yolda bize kendini, iki karısını ve dört çocuğunu, yaşadığı ülkeyi anlattı. Nairobi'de 4.5 milyon insan yaşıyormuş, nüfusun %70'i Hristiyan'mış. Toplam 42 kabile ve dolayısıyla 42 dil bulunuyormuş, ama resmi dil Swahili ve İngilizce'ymiş. Hakuna matata, problem yok demekmiş...

 

Birkaç saat sonra solumuzda kocaman bir uçurum belirdi. Peter burasının Kızıldeniz'den Mozambik'e uzanan, dünyanın en büyük fay hattı Great Rift Valley olduğunu söyledi. Kısa bir mola verdik. Sabah serinliğiyle vadinin ihtişamı bir olmuştu ama biz hala Afrika'da olduğumuzu anlayacak kadar ayılmamıştık. Bunun için Lake Nakuru'ya varmamız gerekti :)

 

Yolda yarı uyuyup yarı uyanarak milli parkın girişine geldik. Peter parka giriş için gereken belgeleri göstermek için indi, inerken de babunlara karşı ilk uyarısını yaptı. Biz de tehlikenin henüz farkında olmadan sözünü tuttuk, arabanın kapılarını kapalı tuttuk :) Devasa dikenli ağaçlar, dünyanın en güzel renklerine sahip kuşlar ve uzakta bir yırtıcı kuşun arkasından Lake Nakuru görünüyordu.

 

Buradan sonra geçtiğimiz yollar safarimizin gerçekten başladığı hissiyatını veriyordu. İlk gördüğümüz hayvanlar babun, impala ve zebra oldu. Biraz ilerleyince bufalo ve Afrika yaban domuzu da gördük. Hayvanlarla her karşılaşmamızda sevinç çığlıkları atıp Peter'a durmasını söylüyorduk. Zavallı adamcağız henüz sadece zebra gördüğü için bu kadar sevinen bizleri anlayamıyordu ama nezaketinden ödün vermiyordu :)

 

 

Safaride Görülebilecek Hayvanlar:

 

Gittiğiniz parkın coğrafyasına göre parklardaki doğal ortam değişiyor. Küçük parklarda küçük hayvanlar, parkta eğer nehir veya göl bulunuyorsa kuşlar ve suda yaşayan hayvanlar, nispeten büyük parklarda da daha büyük hayvan görme şansı artıyor. Örneğin, amacınız fil görmekse büyük parkları tercih etmelisiniz.

 

Ayrıca Afrika'da "5 Büyük" denen bir grup var: aslan, leopar, fil, zürafa ve gergedan. Safarilerin çoğu temelde bu hayvanların peşinde geçiyor. Gün sayısı arttıkça hepsini görme şansınız artıyor, ama birkaç günde de bir sürü hayvan görebilirsiniz. Zira tüm parklar hayvanların evi.   

 

1. GÜN: Macera Safarinin Neresinde?

 

Lake Nakuru:

Öğleye doğru meşhur Afrika sıcağı bastırdı, sabah serinliğinden eser kalmadı. Üzerimizdeki giysileri kat kat çıkarıp göl manzarası eşliğinde yolculuğun tadını çıkardık. Safari denince akla, çöl gibi kurak dümdüz bir alan geliyor. Oysa gölün doğası öyle yeşildi ki, ciğerlerimizi oksijenle doldurduk. Gölün içinde kalmış ağaç kütüklerinin üzerine kuşlar tünemiş güneşin tadını çıkartıyordu. Her şey çok, çok güzeldi!

 

 

 

Otelimiz Lake Nakuru Lodge'a tam yaklaşmıştık ki, içeriye girmeyip arkasına dolandık. Ne olduğunu anlamaya çalışırken hepsi aynı yerde toplanmış safari arabalarını gördük. Buralarda bir yerde görülmesi gereken bir şey olmalıydı! Ve onlar, otelimizin arkasında miskinlik yapan iki dişi aslandı! Böylece daha otele varmadan Büyük Beş'in birini görmüş olduk :)

 

 

Oysa safarimizin macera kısmı tam olarak otelimizde başladı! Doğanın içinde şahane bir otelimiz ve balkonu göl manzaralı bir odamız vardı. Otel, vahşi hayvanlara karşı elektrik akımlı tellerle korunuyordu. Ama babunlar fazla akıllı olduklarından ahşap parçalarına tutunarak bahçeye atlıyor, sonra da aşırabildikleri kadar yiyecek aşırıyordu. Bu bilgi sevimli olduğu kadar birazdan olacaklar yüzünden korkutucuydu da. Babunların içeri girme ihtimallerine karşı kapımızı kapalı tutmamız gerektiği söylenmişti.

 

Aslında biz de öyle yaptık, ama yukarıdaki babun hikayenin kahramanı olmayı başardı :) Balkonumuzda soluklanırken meraklı babunlar bizi tanımak için yaklaşmaya başladılar. Biz de önce sevimli sevimli gülümsedik. Derken içlerinden bir tanesi neredeyse balkonumuza zıpladığı için kapıyı kapatmanın iyi bir fikir olduğuna ikna olduk. İşte ne olduysa o anda oldu! Biz içeride dinleniyorken kahramanımız emin adımlarla cam kapımızın önünde bitti ve dünyanın en umursamaz tavrıyla tırnaklarını kapı aralığına geçirip kapıyı açtı! Biz ne olup bittiğini anlayamadan odamızda bir babun vardı! Şöyle bir sağa sola baktı, sonra üstümüze yürümeye başladı. Biz çığlıklar içinde dışarı koşmaya çalışırken bir anda masaya tüneyip üzerindeki ekmeği aldı! Ekmeğin yenebilecek bir şey olduğu keşfettiği anda da sanki bunlar hiç olmamışcasına dışarı çıktı. İmdadımıza otel görevlileri koştu.

 

Böylece bu, hakikaten maceraya geldiğimizi anladığımız ilk an oldu. Sonra görevliler açıkladı: babunlar aslında zararsızmış, ama beyaz insanları güçsüz buluyorlarmış! Meyvesuyu ve yiyecek gibi şeylere de zaafları varmış. İyi ki kendimizi savunmaya  çalışmamışız. Çünkü kadın olduğumuz için gözlerinde daha da güçsüzmüşüz! Babunların hem ırkçılığı hem cinsiyetçiliği karşısında hayretler içindeydik. Peter'a olayı anlattık. Kahkahalara boğulan rehberimiz o günden sonra her babun gördüğünde "Bakın, en iyi arkadaşınız" demeyi ihmal etmedi. :)

 

Günün kalanını, gölün enfes doğasını ve onu kendine ev yapmış hayvanları keşfederek geçirdik. Flamingoları görmeyi çok istemiştik, ancak gelmelerine henüz birkaç gün vardı. Yine de zebraları, bufaloları ve ilk zürafamızı gördük. Üstelik akşamüstüne doğru hızlanan yağmur gökyüzünde ışık oyunları yaptı ilk günümüz şerefine.

 

 

2. GÜN: Hipopotamlardan Neden Korkmalısınız ve Aslan Nasıl Avlanır?

 

Ertesi gün uyandığımızda hava pusluydu ve geceki fırtınadan dolayı bazı ağaçlar devrilmişti. Peter kötü haberi verdi: devrilen ağaçlardan biri, bir arabaya denk gelmişti. İçindeki turistlerden birisi ölmüştü, diğeri hastanedeydi. Bu da hakikaten maceraya geldiğimizin ikinci kanıtı oldu. Peter açıklamaya devam etti, belirlenen yollardan sapmamak ve parkları kesinlikle vaktinde terk etmek gerekiyordu. İçimize öküz oturdu. Korkudan bir süre kafamızı arabadan dışarıya bile çıkarmadık. 

 

Lake Nakuru'dan ayrılırken Peter bizi, göremediğimiz flamingoların Lake Naivasha'da olabileceğine ikna etti. Burada Nakuru'dan farklı olarak göl safarisi de yapılıyordu. Flamingoları göremezsek de yüzlerce kuş ve hipopotamlar varmış. Fiyatı da 20$ olduğu için kabul ettik. Bota binerken gördüğümüz hipopotam kafatasları bilgilerin doğruluğuna bizi inandırdı :)

Bot turundaki rehberimizin İngilizcesi çok iyiydi. Flamingoları göremeyeceğimizi söylediği için kahrolmuştuk, o da neşelenmemiz için bizi Afrika balık kartalıyla tanıştırdı! Gölün üzerinde duran bir balığı otlara sardı, sonra da ıslıkla kartalı çağırıp balığı attı. Bunu kim bilir kaç kere yapmıştı. Pavlov'un köpeğine dönmüş kartalın süzülerek gelişini fotoğraflayabildik böylece. :)

 

Daha sonra kıyıya yaklaştık. Tam da rehberimiz, geçtiğimiz yerde bazen hipopotamların olduğunu anlatıyordu ki yanımızdan bir su fışkırdı! Bu da, hakikaten maceranın içinde olduğunu anladığım üçüncü an etti! Gelmeden önce safarideki insan ölümlerinin büyük çoğunluğunun hipopotamlardan olduğunu okumuştum. Hipolar suyun altında uyudukları için nerede olduğunu kestirmek imkansız. Fazla yaklaşırsanız da sinirlenip saldırıyorlar. Vejeteryan olsa da, 40 ton ağırlığındaki bu hayvanları korkutmayı hiç istemezsiniz. 

 

Rehberimizin anlattığına göre hipo sürülerinde yalnız bir erkek olurmuş ve bebek erkek doğarsa baba, gücü elden kaybetmemek için bebeği öldürürmüş. Bu yüzden çoğu zaman anne, bebeği sürüden uzakta bir yere saklar ve ona tehlikeyi anlatırmış. 1.5 yıl boyunca bebeğini saklayarak emzirirmiş. Bebek ancak gücünü kazanınca ortaya çıkarmış, böylece baba onu kabul etmek zorunda kalırmış. (Deli ailesi)

 

Lake Naivasha'dan sonra safarimizin en zorlu yolculuğu başladı. Günün geri kalanında Maasai yerlilerinin en gelişmiş şehri olan Narok'tan geçerek Maasai Mara Milli Parkı'na varacak ve Maasai köyünü ziyaret edecektik. Ancak yolun Narok'tan sonrası bozuktu. Başbakan yolun yapılması için söz vermişti ama sözünü tutmuyordu. Biz gelmeden önce Maasailerin uzun bir süredir yolu protesto ettiklerini öğrendik.

 

Maasai Mara:

Maasailer işi tamamen ticarete bağlamıştı. Köyün girişinde 20$ ödedik ama yine de yaşadıkları yeri gördüğüm için mutluyum. Çünkü gördüklerimiz gerçek. Bizi köyün girişinde zıplayarak (gerçekten) karşıladılar. Meğer zıplamak geleneksel danslarında varmış :)

 

Maasailere ait birkaç köy var ve köyleri terk etmek yasak. Üniversiteye gidenler bile geri dönüyor. İngilizceleri aşırı iyi. Her birimizi bir köylü evinde konuk etti. Benim konuk olduğum evin çocukları 750 öğrencili Maasai okulunda okuyormuş. Ev sahibi, erkeklerin topluluğa kabul edilmesi için aslan avlamaları gerektiğini anlattı. Kendisi ilk aslanını 15 yaşında avlamış. Kendimi bir anda "aslan nasıl avlanır?" gibi sorular sorarken buldum! O da, önce omzunu hedeflemem gerektiğini, sonra manevra yaparak boynuna saplamam gerektiğini anlattı...

 

Aslan avlamayan evlenemezmiş ve saygınlığını yitirirmiş. Bir günleri genellikle hayvanlarını otlatmakla geçiyormuş. Ama ev sahibim eve gelince bir bardak bira içtiğini anlattı. Hatta biralarını balla yaptıklarını öğrendiğimde çok heyecanlandığım için bana da ikram etti. Aşırı merak ettiğim için 3 yudum içtim ama bütün gece tifo olacağım korkusuyla uyuyamadım, sakın siz yapmayın (okuyorsan çok özür dilerim baba, vallahi bir daha içmeyeceğim!) :) 

 

Maasai Köyü dönüşünde muhteşem bir gün batımı, otelimize kadar bize eşlik etti.

 

 

3. GÜN: Nat Geo Canlı Yayın Akışı ve Safaride Yolda Kalmak 

 

Safarideki üçüncü günümüz, tamamını yolda geçireceğimiz ve öğle yemeğinde piknik yapacağımız tek gündü. Bugünün bir diğer özelliği ise, henüz bilmesek de bir av sahnesi yaşamaya çok yaklaşacağımız ve dünya gözüyle Afrika antiloplarının "büyük göç"ünü göreceğimizdi. :)

 

Sabah 8'de otelimiz Sentrim Mara Camp'den ayrılıp zebra ve zürafalara günaydın dedik. Sabahın serin rüzgarına karşı kapşonları geçirip dürbünlere abandık. Peter'dan önce hayvanları tespit edip "BİR ŞEY GÖRDÜM!" diye arabayı durdurmak dünyanın en güzel oyundu.

 

Hayvanların avlanma saatlerine göre eğer bir av göreceksek, bu ya sabah ya akşam olacaktı. Ama sabah saatleri biraz kesat geçiyordu. Peter çita ya da leopar buluruz diye özellikle ağaç diplerine yaklaşıyordu. İşte o anlardan birinde olan oldu... Peter ağaca yaklaşmak için zor bir yola girdi ve sonunda yoldaki çukura düştük. Arabamızın bir tekeri boşta dönmeye başladı. Etrafta yardım edebilecek tek bir araba görünmüyordu. Çaresizce Peter'a baktık. O da korktuğumuz şeyi söyledi: "İnip arabayı itebilir misiniz?" 

 

İnsek mi inmesek mi, itebilir miyiz, indiğimizde bir hayvan yaklaşırsa asla fark etmeyiz, bence inmeyelim, ama o zaman sonsuza dek burda mı kalalım... Peter kendinden aşırı emin görünüyordu ve hiç paniklememişti. Buna güvenerek inip arabayı itmeye çalıştık ama sağı solu kollamaktan beceremiyorduk. En sonunda Peter da bu iş için aşırı güçsüz olduğumuzu kabullendi ve ne olursa olsun güvenli olan arabamıza geri döndük. Peter, telsizle yardım istedi ama kimse duymadı. Korku dolu birkaç dakikadan sonra nihayet ufukta birileri göründü! Peter feneriyle yansıma yaratarak arabanın dikkatini çekti ve sonunda en esaslı maceramız mutlu sonla bitti! :)

 

Kurtuluşumuzun sonrasında birkaç aslan tespit ettik. Bu sefer bir avın hemen ertesini yakaladık. Yemekten sonra keyif yapan aslanların artıklarını akbabalar sömürüyordu. 

 

Öğle yemeği için durağımız Mara Nehri'ydi. Nehre doğru giderken Peter bizi bir düzlüğe çıkardı. Gözlerimin gördüğü en güzel manzaralardan birine işte burada şahit oldum! Ufuk çizgisine kadar her yerde Afrika antilobu vardı! Antiloplar sonunda Tanzanya'yı geçerek Kenya'ya varmışlardı. Arabadan inmemiz kesinlikle yasaktı. Ama buna gerek de yoktu çünkü zaten tam ortalarındaydık :)

 

"Büyük Göç"ü kanlı canlı gördükten sonra sevinçle Tanzanya-Kenya sınırında göğe zıpladım!

 

Yemeğimizi Mara Nehri yakınlarında yedik. Bu nehir hipo ve timsahlara ait olduğu için diğer hayvanlar gelmiyormuş. Ama Afrika antilopları tam bir gün sonra buradan geçeceklerdi ve timsahlar aç bir şekilde onları bekliyordu. Piknik esnasında bir maymuna cipsimizi kaptırdık. Böylece maymunları da kara listeye aldık. Yemekten sonra silahlı bir görevli bize eşlik etti ve nehir kenarında yürüyüş yaptık.

 

İşte safarimizin en güzel kısmı buradan sonra başladı. Arabamıza atlayıp Büyük Beş avımıza devam ederken benim için en önemli olan bir av sahnesi görebilmekti. 

 

Şansım da yaver gitti. Peter, dönüş yolumuzun üzerinde aslanlar olduğunu söyledi. İlk kez ayakta ve gezinen aslan görüyorduk. Üstelik bunlar iki dişi ve bir erkekti. Peter ağzından baklayı çıkardı ve avlanacaklarını söyledi. Dürbünlerimize abanıp heyecanla bir şeylerin yaklaşmasını bekledik. Tam o anda çalıların arasından bir bufalo belirdi! Kalbimiz yerinden fırlayacaktı! Erkek aslan yavaşça geri çekilirken Peter, dişi aslanların strateji geliştirdiklerini söyledi çünkü sadece dişi aslanlar avlanıyor. Aslanlar dikkatli adımlarla ilerliyorlardı, biz de avın ve aslanların dikkatini dağıtmamak için uzaktan yavaşça onları takip ediyorduk. Sonra aslanlar hızlandı, neredeyse koşuyorlardı! Ve bufalo aslanları fark etti. Çalılıkların arkasından bir şeylerin kendisine doğru hızlandığını anlayıp kaçacaktı ki meydana bir bufalo daha çıktı! Aslanlar yavaşladılar... Yeniden plan yapmaya çalıştılar. Bir sağa bir sola gittiler ama ilgileri kaybolmuştu. Tam o anda Peter, acı bir sesle bufaloların ikisinin de erkek olduğunu söyledi. Güç dengesi olmayacağı için büyük ihtimalle avlanmayacaklardı ve kendimizi Nat Geo canlı yayın akışında hissettiren o efsane cümleyi kurdu: "Bugün av olmayacak" :)

 

Filler ormana dönmeye, çakallar ortaya çıkmaya başlarken otelimize döndük. Peter, o gece oteldeki kamp ateşinin etrafında bize en zorlu safarilerini anlattı.

 

4. GÜN: Son Dakikada Çita

 

Safarideki son günümüze kuş sesleri içinde ve biraz buruk uyandık. Safariyi 10 gün bile yapar, hiç de doymazmışız. Dönüş yoluna geçmeden önce 1-2 saat daha safari vaktimiz vardı. Biz otelden ayrılırken Maasailer okula gidiyordu.

 

Parka girince Peter her zaman yaptığı gibi telsizini açtı. Bir şeyler konuşulduğunu duyduk, bize dönüp "Çita görmek ister misiniz?" dedi. Eliyle koymuş gibi çitayı buldu. Leopar görememiş ama son günümüzün sabahında bonus olarak Çita görmüştük. :)

 

 

Parktan çıkarken son kez zebralar, devekuşları ve ağaçlarla vedalaştık. Biz şehirlerde kendi hapishanelerimizi inşa ederken yaşam burada başka devam ediyor. İnsanlar ve hayvanlar zamanın var oluşundan beri burada. Vahşi hayvanlar kırmızı rengi görünce tanıyor, bunun bir Maasaili olduğunu biliyor. Bebekliklerinden beri safari arabalarını gördükleri için kimseye saldırmıyor. Burası bir hayvanat bahçesi değil, herkesin yaşamak için kendine yer açtığı sonsuz bir düzlük. Ve mücadele sadece yaşamın devam etmesi için var. 

 

Ayrılırken esen rüzgarın otlakları nasıl yan yatırdığına baktım. Burası geri dönmeye değecek bir yer diye düşündüm içimden. Bir gün elbet, mutlaka...

 

 

 

 

Please reload

Instagram

Facebook

Başka Bir Şeyler?

Noel Baba'nın İzinde: Laponya'dayım!

5/1/2019

Duvarlar Ayırır, Sanat Birleştirir

20/10/2018

1/4
Please reload

  • Grey Facebook Icon
  • Grey Instagram Icon