Korkunun Ecele Faydası: Nijerya'dayım!

28/02/2016

Yaz aylarında, çalıştığım iş yerine uluslararası seyahat etmemizi gerektirecek bir proje geldi ve gidilecek ülkeler arasında Nijerya da vardı. Bu zaman gelene kadar Nijerya hakkında bildiğim tek şey ise Jay-Jay Okocha’ydı. :) Aklımda ne Orta Afrika’yı gezmek gibi bir düşünce ne de oraya nasıl seyahat edebileceğime dair bir fikir vardı. Dahası etrafımda böyle bir seyahat gerçekleştirmiş hiç kimse yoktu. Zaten genellikle turist vizesi vermeyen, sadece iş amaçlı gidilebilen bir ülke olduğu için bu mümkün de değildi. Serde de biraz maceraperestlik olunca, ilk tercihim Nijerya oldu. 

 

Yol Şarkısı: Fela Kuti - Yellow Fever

Gitmeden önce ülke hakkında internetten biraz araştırma yapmaya çalıştım. Tabi ki karşıma ilk olarak Boko Haram, ikinci olarak ise çeşitli ülkelerin vatandaşlarına yaptığı seyahat edilmesi tehlikeli ülke uyarıları çıktı. Öyle ki, üzerine para verseler gidilmeyecek ülkelerle vizeleri kaldıran canım ülkem bile "çok gerekli değil ise gitmeyin" uyarısı yapmıştı. Zira ülkede adi suçlardan örgütlü suçlara her şey kol geziyordu. Tüm beyaz insanlara zengin gözüyle bakılıyor, hele iş için oradaysan adam kaçırma için en uygun aday oluyordun.

 

Nijerya maalesef dünyanın en fakir ülkelerinden biri olmasına rağmen aynı zamanda en büyük yedinci petrol üreticisiydi. Nüfusun çoğunluğunu, her seçim sonrası kanlı savaşlarla birbirini katleden kabileler oluşturuyordu. Hristiyanlık ve yerel inançlar yaygın olmakla birlikte, halkın çoğu Müslüman’dı. Öte yandan iyi şeyler de vardı. Bir kere Nijerya, Afrobeat’in yaratıcısı Fela Kuti’nin memleketiydi! 170 milyonluk nüfusuyla Afrika’nın en kalabalık ülkelerindendi. Yani, Afrika’da tanışacağınız çoğu kişi Nijerya kökenliydi. Üstelik yüksek lisanstan tatlı bir Ermeni arkadaşım, ne hikmetse Lagos’ta yaşıyordu! 

 

Yola iş arkadaşım Asude ile çıkacaktık. Asude benim için bir iş arkadaşından çok daha fazlası ve tam bir özgür ruh olduğu için pek mutluydum. Seyahatimizin gerçekleşeceği gün Kurban Bayramı tatilinin son gününe rast geldiği için, olmamız gereken "sarı humma aşısını" bayramdan önce Karaköy’deki Seyahat Sağlığı merkezine gidip olduk. Aşının etkisini göstermesi için seyahate çıkmadan birkaç hafta önceden olmak gerekiyor aşıyı. Bize uluslararası geçerliliği olan bir aşı karnesi ve seyahatimizi kapsayacak miktarda sıtma ilacı veriler. Asude’yle yaptığımız "aşılarımız tam, eğitimimiz var" şakalarının ise haddi hesabı olmadı. :) 

 

Ve sonunda beklenen gün geldiğinde, uçaktaki her şeyi yediğimiz, tüm hosteslerle kanka olduğumuz ve dünya harikası Sahra Çölü’nün üzerinden uçarak geçtiğimiz 6.5 saatlik THY uçuşunun ardından, bir gece yarısı Lagos’a vardık.

 

Nijerya’ya giderken çantama attıklarım:

  • Mendil, ıslak mendil, daha çok mendil

  • Antibakteriyel jel

  • Sinek ilacı

  • Yağmurluk ve şemsiye

  • Güneş kremi

  • Sıtma ilacı

 

 

 

 

Havaalanına vardığımızda eğer bizi karşılayan birisi olmasaydı yaşayacağım travmayı bir an için hayal ettim. Bulunduğumuz ortama o kadar yabancıydık ki… Ne kadar onlara benzer giyinirsek giyinelim, ne kadar benzer konuşursak konuşalım yabancıydık… Herkes gözlerini dikerek bize bakıyordu. Dışarı çıktık. Hava olağanüstü nemliydi. Bizi karşılayan adamı takip ederek aracımıza doğru ilerledik. Bir an için durup, soluklanıp etrafımıza bakamadık bile. Telefonlarımızı ulu orta cebimizden çıkarmaya korktuk. Devlet memurlarının, sivillerin, polisin rüşvet talep edebileceğini okuduğum için (ve tabi kaçırılma tehlikesini), özellikle hiç kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak yürüdüm. Çok önyargılıydım ve düpedüz korkuyordum. Ama bir yandan da, bütün bunlar sonucunda bunun ilk gerçek seyahatim olduğunu düşünmenin hazzıyla doluydum.

 

Otelimizin art arda iki ayrı güvenlik kapısı vardı, biri kapanmadan diğeri açılmıyordu. Sabah çok erken saatte kalkıp işe koyulacağımızdan hemen odalarımıza çekildik. Ertesi gün önce müşterimizin ofisine, ardından da projenin gerçekleşeceği ofise gidecektik. İkisi de otelimizle, sonradan binlerce kez geçeceğimiz Adeniyi Jones Caddesi üzerinde olsa bile bize bir araç tahsis edilmişti. Onlar da güvenliğimizden korkuyorlardı. 500 metrelik yolu arabayla gittiğimiz için de yarım saat trafikte kalmıştık! 

 

 

Müşterimizin ofisinde herkes gelip elimizi sıktı. Ama herkes! Kocaman gülümsemeleriyle bizi kucaklar gibi karşıladılar. Bu esnada bir Nijerya haritası inceleme ve para birimi Naira’ya elimizi değirme şansı bulduk. Etraftaki "Be Ebola Free, Don’t Shake Hands" ("El Sıkmayın, Ebola Olmayın") uyarılarından işkillendiğimiz için de her seferinde elimizi antibakteriyelledik :) Nijerya çok fakir bir ülkeydi, 1$ ile neredeyse 3 öğün yemek yenebilecek kadar fakir. İnsanı şartlarından utandıracak kadar fakir… Ofiste zamanın geçmesini beklerken birden yağmur yağmaya başladı. Etraftaki tek katlı evlerin çatılarına yağmuru engellesin diye konan levhalar yerinden oynamaya başladı, elektrikler kesildi. Tropikal iklimin şiddetini de tatmış olduk böylece. Arabayla giderken muhteşem kıyafetlere sahip kadınlar ve ulu orta sokağa işeyen bir adam gördüm. Düpedüz, sokakta işemenin dünyanın en normal şeyi olduğunu aynı durumda birkaç kişi daha görünce anladım. :)

 

Çalıştığımız proje anneler ve bebekleri ile ilgili bir projeydi. Bu yüzden çalışmanın gerçekleşeceği yere geldiğimizde Asude’yle aklımızı oynatmamıza sebep olacak görüntüler vardı: bebekler! Kendimizi kaybedip bu iki güzel kız kardeşe koştuk. Küçük olan pek bir şey anlamasa da büyük olan güzel gözlerini bizden, bizse gözlerimizi ondan alamadık. Neden bu kadar güzel olduklarını ise anneleriyle tanışınca daha iyi anladık.

 

 

 

 

Nijeryalı anneler bebeklerini bellerine bağlıyorlardı. Bunun, bebekleriyle aralarında bir bağ kurduğunu düşünüyorlardı. İyi bir anne bebeğini sırtında taşımalıydı. Bense bebeklerin hissettiği konforu tamamen kadınların kalçalarına bağlamıştım. :) 

 

Nijerya’da aileler genellikle 4-5 çocukluydu. Çocuk gelinler çok fazlaydı. 18 yaşında 3-4 çocuk annesi kadınlar vardı. Çocukların seksle 7 yaş dolaylarında tanıştığını öğrenip kahrolduk…  

 

Yağmur dindikten sonra otele döndük. Otelimizin hemen karşısında çok ilginç bir yer keşfettim. İlk gördüğümde doğru okumadığımdan şüphelenmiştim ama burası bayağı "The Ankara Place"ti. :)

 

Hikayeyi bize anlatan birisi olmadı ama internetten öğrendiğim kadarıyla zamanında buraya Ankara’dan bir kumaş gelmiş. Nijeryalıların çoğunun geleneksel kıyafetlerinin dikildiği bu kumaş Ankara’dan geldiği için adına Ankara kumaşı denilmiş. Ankara’nın beni nereye gitsem gölgem gibi takip ettiğine inanmak istemiştim ama olmadı :) 

 

O gün bizimkiler hiç niyetli olmasa da ben ve Asude sokağa çıkmak için can atıyorduk. 6 saat yol gelip Adeniyi Jones’tan başka bir yer göremeseydik çıldırırdık! Müşterimizin ekibinden Nijerya’da yaşayan bir Türk, bizi dışarı çıkarmaya gönüllü oldu. Ben de arkadaşım Lucy’ye haber verdim. 

 

Nijerya uzun yıllar İngiltere sömürgesiymiş. Lagos ise adını lagünden alıyor. Bu şehri 3 ada oluşturuyor ve bu adaları köprüler birbirine bağlıyor. En zengin, aynı zamanda da expatların yaşadığı ada, Victoria adası. Expatların evleri inanılmaz lüks, her biri dikenli teller ve silahlı nöbetçilerle korunuyor.

 

Dışarıda hayatımda görmediğim bir trafik vardı. Trafiğin yoğun olduğu saatler neredeyse akşam 10′a kadar uzuyormuş. Arabalar asla ilerlemiyordu. Bu da, yine internetten okuduğumuz hikayelere göre, her an birisi silahıyla önümüze atlayıp bizi kaçırabilir ya da para isteyebilir demek oluyordu. Yolda yanımızdan geçen, neredeyse teneke diyebileceğim minibüslerden insanlar taşıyordu. Çoğunun kapanabilir kapısı bile yoktu. Bazı bölgelerde hiç elektrik olmadığından şehir karanlıktı. Ama bataklıktaki mahalleleri, çatısında sadece bir levha bulunan tek katlı evleri seçebiliyordum. İkoyi adasında gideceğimiz yere iki saatte ulaştık. Burası Nijerya’nın en kalabalık azınlığı Lübnanlıların bir restaurantıydı.

 

Lucy’nin yolu meğer Nijerya’ya, Avrupa’daki işsizlikten dolayı düşmüş. The Economist’in Nijerya muhabirliğini yapmayı kabul etmiş ve 6 aydır Lagos’ta yaşıyormuş. Korumalı evinde home office çalışıyormuş, 2 ayrı şoförü varmış. Hayatının deneyimi olsa da biraz sıkılmaya başlamış. Onun Nijerya deneyimi hakkında sorular sormaktan başka bir şey konuşmaya vakit kalmadı desem yeridir. Orada yaşayan bir arkadaşım olduğu için ve yıllar sonra Nijerya’da (!) görüşmeyi başardığımız için çok mutlu oldum. 

 

Esas macera ise buradan sonra başladı. :) Güzel bir gece geçirmiş, karnımız tok, şakalar espriler yaparak otelimize dönüyorduk. Cam kenarında oturan arkadaşım uyudu uyuyacaktı. Ben arabanın arka koltuğunda ortada, Asude ise diğer cam kenarında oturuyordu. Bir ara pasparlak bir ışığın doğrudan yüzüme doğrultulduğunu gördüm. Araba farı görmüş ceylan gibi kalakalmıştım. Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken araba yavaşlamaya başladı. Yavaşlarken bizi durduranın 3 polis olduğunu görmüştük ve o an, artık korkmamız gereken andaydık. Nijerya’da rüşvet, ikinci bir maaş gibi görüldüğü için kesinlikle bizden bir şeyler isteyeceklerdi. Şoförümüz camı indirdiğinde hiç anlamadığımız bir İngilizce’yle bir şeyler konuşuldu. Konuşmada sesler giderek yükselmeye başladı ve birden şoförümüz vitesi takıp gaza bastı! Camdaki polisin savrulmasıyla uyuklayan arkadaşımın uyanması bir oldu! Araba önce sağa sonra sola doğru savrulurken önümüzde bekleyen iki polisten biri arabadan kıl payı kurtulmuştu. Tam o anda bize yakın duran polisin elindeki kalaşnikofu kaldırıp bize doğrulttuğunu gördüm! Arabayı tarayacaklarına yüzde yüz inanmıştım ve o an inanılmaz bir çeviklikle, sanki her gün polisten kaçıyormuşum gibi, camdan giren merminin bana isabet etmemesi için Matrix filmindeki gibi bir manevra yaptım. Az önce uyuklayan arkadaşımla birlikte aynı anda koltukta aynı yöne doğru kaydık! Bizi gören Asude hala olayı anlayamamış, ne yapacağını bilemez halde birkaç saniye geçirdikten sonra aklını başına toplayıp, ama olayı tamamen yanlış anlayıp uçak çarpması pozisyonuna geçti. :) Hayatımızın en kısa ama en uzun anıydı. Bir an için hepimiz "iyi kötü bugünlerimize geldik ama buraya kadarmış…" noktasına gelmiştik :) Arabamız tek bir mermi patlamadan ve hiçbir polise çarpmadan uzaklaşırken kimse bizi takip etmemişti. Anın şokunu sabaha kadar atlatamadık... Gerçekten böyle bir şeyin yaşandığını kabullendiğimizde ise, olay anındaki tepkilerimizi ağır çekimde hatırlayıp sabaha kadar gülme seanslarımız başladı. :) Hollywood filmleriyle büyüyen bir kuşak olarak bu olaya bu kadar hazır olmamıza mı şaşırsak, yoksa 2′si kadın 5 beyaz insanın bulunduğu arabayı polislerden kaçırıp hala takip edilmememize mi şaşırsak bilemeden, durup durup aşırı eğlendik. 

 

Sonradan öğrendik ki, kaçabilmemizi mavi üniformalı polislere borçluymuşuz! Eğer bizi durduranlar yeşil üniformalı olanlar olsaymış, evi barkı satıp ne isterlerse vermemiz gerekiyormuş. Öğrenmenin huzur verdiği (!) bu bilgiden sonra ekibimizin adı artık Team Kalaşnikof’tu :)

 

Ertesi gün ofiste daha çok bebek vardı. Artık ebola korkusu falan kalmamış, hepsine ve herkese korkmadan sarılıp öpüyordum. Üstelik ağzımı bir an bile açmayıp duş almayı başarmıştım! O gün gerçek bir Nijerya annesi olmamı, bebeğin birini belime bağlamamı istediler. Zavallı bebek o kadar korktu ve o kadar rahat edemedi ki ağlamaktan gözleri şişti. Kadınlara bebeği geri almaları için yalvarırken onlar halinden epey memnun benimle eğleniyorlardı. :)

 

 

O gün, saha gezisi için bir pazar yerine gidecektik. Bu, sonunda gerçek hayata karışabileceğiz demekti. Gerçi gerçeklik ve hayat kavramlarımız bir gece öncesinden sonra hayli değişmişti :)

 

 

Saha gezimizde sadece süpermarket büyüklüğündeki yerleri değil, bakkal kadar küçük yerleri de gezecektik. Arabada giderken camdan görebildiğim şeyleri yakalamaya, fotoğrafını çekmeye çalıştım. Duran trafiğin ortasında, başlarının üstünde taşıdığı malzemeleriyle çocuk satıcılar geziyordu. Şoförümüz bana çaktırmadan kapıları kilitledi. Gözümün görebildiği her yerde tezgahlar vardı. Üzerinde meyveden açık ete, kıyafetten teknolojik atık diyebileceğim kadar eski aletlere kadar her şeyi satıyorlardı. Satılanlar arasında  jeneratörler yoğunluktaydı. Elektrik çok fazla kesildiği için herkesin evinde kendi jeneratörü vardı. 

 

 

 

 

Pazar yerinde yürürken başta pek dikkat çekmedik. Arabadan indiğimizde ise Nijerya ekibi bize eşlik ediyordu. İnsanlar bizi fark ettikleri zaman gözlerini dikerek agresif bir ifadeyle bakıyorlardı. Gülümsediğimiz zaman da anında gülümseyerek cevap veriyorlardı. Sert ifadeleri belki de bir savunma mekanizması olmuştu. Ama aslında herkes bizi gördüğüne seviniyor gibiydi. İnsanların her birinin yüzünde, ebatı ve bulunduğu yer kişiden kişiye değişen çizikler vardı. Anlatılana göre bunlar, ait oldukları kabileleri temsil eden izlerdi. 

 

Birkaç markete girer çıkarken dünya tatlısı bebekler görmeye devam ettik. Gördüğümüz tüm çocuklara şirinlik yaparak tam global anneler olmuştuk :) Bu esnada Asude, dışarıda gördüğü bir çocuğu eğlendirmek için şirinlik yaptı. Annesinin yanında oturan çocuk önce gülecek gibi oldu ama Asude'nin olanca sarışınlığı ve mavi gözleri, zavallı çocuk için çok farklıydı. Bir süre anlamlandırmaya çalıştığı bu çok farklı "şey" karşısında şaşkın geçirdiği birkaç saniyeden sonra, Asude’nin ne olduğunu kesinlikle tanımlayamadı ve avazı çıktığı kadar ağlamaya başladı. :) Çocuğun annesi, biz ve aslında sokaktaki herkes bu duruma çok eğlendi. :)

 

 

Dükkanlar arasında yürürken dünyanın en garip şeyi oldu. 7-8 yaşlarında bir çocuk yanımdan geçerken birden beni fark etti ve durdu. Hiç düşünmeden ve korkusuzca ellerini uzatıp avuç içiyle koluma dokundu. Tenimi okşadı. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki, merakını dizginleyemediği gözlerinden okunuyordu. Karşılığında öbür kolumu uzattım. Ben de ona dokundum. Merakını giderdiği kısa birkaç saniye sonrasında yoluna devam etti. Ama bu, benim için Nijerya seyahatimin en güzel anıydı. 

 

 

 

Yolda ilerledikçe, karşı dükkanda müzik çalan bir mağazaya geldik. İçeri girmek istemeyip dışarıda bekledim. Çamur olmuş ayakkabılarıma ve paçalarıma baktım. Kafamı kaldırdığımda başlarının üstünde yer fıstığı satan çocuklarla göz göze geldim. Bana gülümsediler, ben de onlara… Bunu bir işaret olarak alıp yanıma geldiler, bana bir şeyler satmaya çalıştılar. Onlarla konuşmak istedim ama çok utangaçtılar. Benimle fotoğraf çekinmek istediler. Sonra gören herkes geldi. Ama cebimde hiç Naira ya da Dolar yoktu. Neyse ki o anda bizimkiler içeriden çıktılar. 15 Naira karşılığında dünyanın en mutluluk veren alışverişini yaptım.

 

 

 

Saha gezimizin sonunda o akşam yemeğe bir alışveriş merkezine gittik. Asude bir çılgınlık yapıp elbise bile giydi. :) Bu akşam, bir önceki akşama göre çok daha güvenli ve kısa sürdü. Geceyi yine otelin barında Nijerya biraları içerek ve bol bol sohbet ederek tamamladık. Yediğimize içtiğimize dikkat etmeyi bırakıp sosisli sandviçler ve yer elması kızartması bile yedik. Bizimkilerin yiyecek bulamayız korkusuna Türkiye’den getirdiği Nutellalar da çantada kaldı.

 

Ertesi gün herkesle vedalaştık. Havaalanına gitmeden bir yerlerden Ankara kumaşı ya da en azından kartpostal almaya çalıştım ama bulamadım. Alanın önünde bizden para isteyen adamlardan hızla sıyrılarak sıraya girdik.

 

Burada yeşil üniformalı askerler teker teker çantalarımızı kontrol etmek istediler. Namını önceden aldığımız bu askerler karşısında korkuyla, birbirimizin hemen arkasında durarak sıraya girdik. Çantamı açarken korkudan kafamı kaldırıp bakmamıştım bile. Birden yeşil üniformalı adam bana gülümseyip iltifatlar etmeye başlamasın mı! Ne yapacağımı bilemediğimden, dünyanın en yapmacık gülümsemesini takınıp sıramı savdım. :) Pasaport kuyruğunu da sıfır rüşvet talebi ve önyargılarıma tokat gibi inen dünyanın en sevecen memurunun şakalarıyla atlattıktan sonra, Duty Free’den bir magnet ve çocukların muz yapraklarından yaptıklarını iddia ettikleri minicik bir tablo ile eve dönmeyi başardım.

 

Nijerya bildiğim hiçbir şeye, gördüğüm hiçbir yere benzemiyordu. Kısacık bile olsa orada soluduğum hava ve duyduğum hikayeler, bütün deneyimlerimden çok farklıydı. Asude’yle dönüş yolunda ne acayip bir 4 gün geçirdiğimizi konuştuk. İçimizde bir sevinç vardı, her şeye sarhoşmuşuz gibi gülüyorduk. Bu kımıltının bir adı varmış meğer, Asude söyledi sonra. Afrika’ya bir kez gelenin kanına African Bug (Afrika Böceği) girermiş. Bu yüzdendir ki bir gelen bir daha gelir, dönmek istemezmiş. Öğrenince çok mutlu oldum. Şimdi kendi African Bug’ımın beni dürtmesi için heyecanla bekliyorum. Ve şansımın bana yine kocaman gülerek, Afrika sokaklarında çocuklarla şakalaşmamı sağlayacağı günler için sabırsızlanıyorum.

Please reload

Instagram

Facebook

Başka Bir Şeyler?

Noel Baba'nın İzinde: Laponya'dayım!

5/1/2019

Duvarlar Ayırır, Sanat Birleştirir

20/10/2018

1/4
Please reload

  • Grey Facebook Icon
  • Grey Instagram Icon