Yayla Severler (2): Kaçkarlardayım!

30/01/2016

4. GÜN: Huser Yaylası

 

Tarihin tozlu sayfalarında yerini kanlı Huser Günü olarak alacak bu güne gelmeden önce başımıza gelecekleri az çok tahmin edebiliyorduk. Artık sabah erken kalkmaya, yürüyüşe, tırmanışa alışmıştık ama Oberj’de kime sırada Huser olduğunu söylesek bize acıyarak bakıyordu. Tüm bu baskılar ve korkular neticesinde ekip ikiye bölünmüştü. Huser’e çıkmayı reddederek Ayder’de kalacak isyankarlar ve ne pahasına olursa olsun bu tırmanışı gerçekleştirecek inananlar. Biz, tabi ki bedelini ödemek suretiyle, inananlar safında yer aldık. Ve bundan sonraki hiçbir tırmanışımız da, şakasını yaptığımız gibi, “bi’ Huser değildi” :)

 

 

Huser’e Oberj’in hemen arkasındaki tepeden doğruca gökyüzüne tırmanarak çıkılıyordu. Gökyüzü diyorum, zira tepe, zirveyi göremeyeceğimiz kadar dik ve ormanlıktı. İsyankarlar kahvaltı masasında çaya devam ederken biz inananların arkasından el salladılar. Rehberimiz Osman, bu tırmanış için 3 tane karar noktası belirlemişti. Her bir karar noktasında dönmek isteyen, tek başına olmak suretiyle geri dönebilirdi. Bizse daha birinci karar noktasına gelmeden 2 kere mola istemiş ve reddedilmiştik :)

 

Huser günü en sıcak günlerden biriydi. Hiçbirimiz konuşmuyor, sadece tırmanıyor ve terliyorduk. Bu esnada düşme rekorları kırıyor ve sürekli birbirimizin elinden tutarak tırmanışa zorluyorduk. Rehberimizin bir ağacın gövdesinde kafa yaptığını iddia ettiği mantarlar keşfettiği dakikalar ve birkaç kısa yaban mersini molası dışında hiç durmadan, daha ilk saatin içinde bitirdiğimiz mataralarımızı doldurmak için ikinci karar noktası olan çeşmeye varmıştık.

 

Buradan sonra çok az bir tırmanışla sonunda üçüncü karar noktamıza varmıştık. Saat zaten öğlen olmuş ve buradan sonra köye devam etmeye bizden kimsenin hali kalmamıştı. Ama kimseyi karar noktalarına kaybetmemiştik! Hande’yle kendi Everest’imizi kutlayan fotoğraflar çekindik. Başarımızın ve sandviçimizin tadını manzarayla çıkarttık. Sonra inananlar olarak isyankarlara fotoğraf yolladık ve cevap olarak biz haldur huldur tırmanırken Oberj’de yapılan mandala fotoğraflarını aldık :)

 

 

Huser’den inişimiz pek hızlı oldu. Öğlen 3 gibi geri dönmüştük. İsyankarlar bizi kapıda coşkulu alkışlarla karşıladı :) Hızlı bir duştan sonra ortak alanda dünyanın en hak edilmiş çayını içmek için buluştuk. 

 

Oberj’de çarşaflar yıkanmış, akşam yemeğine hazırlık başlamıştı. Ayder’de akşamın gelişini seyrederken hararetsiz bir sohbete daldık. Geçirdiğimiz günler boyunca fark etmeden kafamızın nasıl da boşaldığından konuştuk. Deniz tatilleri de insana elbet iyi gelir, ama bizim için bundan sonra hiçbir yerin Karadeniz’den daha rahatlatıcı olamayacağına kanaat getirdik. Bu esnada da bize ‘oralara sonbaharda çok yağmur yağar’ deyip Bodrum’daki sele kapılan yazlıkçı arkadaşlarımızın haberlerine eğlendik. Pelinsu’yla “Moğolistan’a da mı gitsek”ten girdik, Ozan ve Burcu’nun Kenya’daki balayı safarilerinden çıktık. 

5. GÜN: Kavrun Yaylası ve Öküzyatağı Gölü

 

Ertesi sabah, akşamki horondan hızımızı alamamıştık. Ne de olsa horon bize şartlandığı üzere kendi aranda konuşmaman gereken ve delirmişcesine zıplayarak oynanan bir oyundu :) O gün, daha az eğimde tırmanacağımız ama rakım olarak en yüksek noktamız, aynı zamanda göreceğimiz ilk buzul gölü olan Öküzyatağı Gölü için arabamıza doluştuk. Artık ekibimizin güne başlama şarkısı haline gelmiş “yanakları kullidur” eşliğinde (tabi ki kollar çubuk!), Kavrun yaylasına doğru yola çıktık. Kurban Bayramı’nın ilk günü münasebetiyle arabadan inip yolda gördüğümüz bir gergişle de grup selfie aldık.

Kavrun’da kısacık bir çay ve tüfek sıkma (gerçekten) molasından sonra tırmanışa başladık. Orman üst sınırın bile üzerine kurulan bu yaylanın muhteşem manzarasında, öküzlerin arasından, atmacaların altından ilerleyerek tırmanışa başladık. 

Rakım arttıkça dakikada bir değişen telden türküler çığırmaya, birbirimize sataşmaya ve mola talep etmeye başlamıştık ki, son tepeyi de aşınca karşımıza olanca ihtişamıyla Kaçkarlar’ın zirvesi ve Öküzyatağı Gölü çıktı. Buzula nazır gölün kıyısına kurulduk. Kumanyalarımızı tüketmek için daha güzel bir manzara olamazdı. 

Gölün kenarında biraz dinlenip bayram kutlaması için kollar çubuk horon vurduk. Merve, bizi 1967′de Everest’e tırmanmış gibi gösteren bir polaroid çekti :) 2700 metreden Kavrun’a dönüş, manzarası en güzel dönüşümüzdü. Yolun sonunda bizi, siparişi önceden verilmiş fırın sütlaçlar bekliyordu. Belki de bu yüzden bize en güzel gelen dönüş yoluydu. 

 

 

 

 

6. GÜN: Avusor Yaylası ve Buzul Gölü 

 

Ertesi gün, son, en son tırmanışımız için Avusor yaylasından göle yürürken rehberimiz geçtiğimiz yolların altında hazine olduğu efsanelerinden bahsetti! Bu fikir bizi çok heyecanlandırsa da kesin Lazlardan bize kalmamıştır deyip yolumuza devam ettik. Avusor ne kadar güzeldiyse yaklaşık 2.5 saat yürüdüğümüz yolların manzarası da o kadar güzel değildi. Bu duruma Ozan ve Yasemin biraz kızdı, ayrıca Merve ve Pelin bu turun -orta seviye- olarak satıldığını o gün fark öğrendi. Ama belki de bunlar tamamen artan rakımın bizde yarattığı etkiydi :) Yolda bize doğru yaklaşan bir grubu, sanki rehberimiz grubun en mızmızıymış ve onu vazgeçmemesi için ikna etmeye çalışıyormuş gibi davranarak kandırdık. Zira çok yorulmuştuk, eğlence arıyorduk ve bunu yapmasak “Pardon, Starbucks ne tarafta?” diye sorarak dayak yemeyi göze almıştık :)

 

 Tam da bu sebepten (ve tabi bize çay yapan bir abinin varlığı sebebiyle de) burası en çok vakit geçirdiğimiz yüksek rakım oldu. Aramızdan göle girenler ve donmadan çıkanlar da oldu. Güneş şansımıza tepemize doğmuştu. Hafta boyunca yağmurun sadece akşamları çiselediğini fark ettik. Karadeniz bize gayet iyi davranmıştı. Sanki bu kadar şahane insanlarla tanıştırarak yeterince iyi davranmamış gibi… 

 

Karnımız acıkınca, son tırmanış günümüz şerefine yeniden bizi bulan bulutlarla birlikte yavaş yavaş yaylaya (ve tabi kuymağa) geri döndük.

 

 

7. GÜN: Zil Kale ve Palovit Şelalesi

 

İstanbul’a dönüş günü gelip çattığında, veda etmek daha travmatik olamazdı… Daha sabahtan üzerimize geri dönüyor olmanın mutsuzluğu çökmüştü. Oberj’le veda fotoğrafları çekildik. Yeniden geleceğimiz tarihi konuşmaya çoktan başlamıştık. Senede bir kere kısacık bile olsa Karadeniz’e gelmemiz gerektiğinde, artık bunun bir ihtiyaç olduğunda hemfikirdik. 

 

Hande’yle Zil Kale’den yamaçlardaki renk cümbüşünü izlerken, birbirimize bu gezi yerine az kalsın çöle gideceğimizi hatırlattık. Bu duruma baya eğlendik. Onun da elbet zamanı gelecekti ama kendi yoğunluklarımızı düşününce, gerçekten de en ihtiyaç duyduğumuz şey Karadeniz havasıymış… Doğru bir tercih yaptığımız için aşırı mutlu, eve döndüğümüz için aşırı mutsuz olduk.

Dönüşte tüm ekibe bolca Trabzon simidi ve peynir alıp arabada yedik. Son akşam için daha keyifli bir aile yemeği olmazdı. Karadeniz’i kıyı kıyı geçerek Trabzon’a giderken yolda hepimiz yorgunluktan uyumuşuz. Uyandığımızda şehirle ilk temasımız beklendiği gibi şaşkın, rehberimize vedamız ise gözleri dolduran cinsten oldu. 

 

Şimdi hala bu şahane ekiple ara ara buluşuyoruz. Hatta buluştuk mu ayrılamıyoruz, yine Karadeniz’e (ve aslında her yere) birlikte gitme planları yapıyoruz. Öte yandan ben sık sık, orada tanıştığımız, yaylada doğup büyümüş insanları ve yıldızların neredeyse başımın üzerinde olduğu geceleri düşünüyorum. Böyle düşününce oralar paralel evrende bir cennet, benim yaşadığım yer ise gerçekliğin ötesinde bir çöplük gibi geliyor. Kendimi doğaya daha çok yaklaştırmak için söz veriyorum, ama ne yazık ki bu her zaman mümkün değil… Hal böyle olunca da durup durup kendime Kaçkarların hala bu ülkede olduğunu hatırlatıyorum. Çünkü gün ortasında işler başımı aştığında ya da akşamüstü evime dönerken, orada, gitmesek de görmesek de bir köyümüz olduğunu bilmek iyi geliyor.

 

 

Please reload

Instagram

Facebook

Başka Bir Şeyler?

Noel Baba'nın İzinde: Laponya'dayım!

5/1/2019

Duvarlar Ayırır, Sanat Birleştirir

20/10/2018

1/4
Please reload

  • Grey Facebook Icon
  • Grey Instagram Icon