Yayla Severler (1): Kaçkarlardayım!

30/01/2016

“Ağaçları sevme yeteneğinde çok fazla insanlık vardır. İlk büyülenmelerimize duyduğumuz özlem vardır. Doğanın bağrında kendini bunca anlamsız hissetmenin büyük gücü vardır. Evet, bu işte: Ağaçların çağrısı, onların ilgisiz ululuğundan ve onlara olan sevgimizden dolayı bize hem dünyanın yüzeyinde kaynaşan gülünç ve aşağılık parazitler olduğumuzu öğretir, hem de bizi yaşamaya layık kılar, çünkü bize hiçbir borcu olmayan bir güzelliği tanıyabiliriz.” Muriel Barbery, Kirpinin Zarafeti

 

Karadeniz’e gitme kararını almak bile başlı başına bir macera olmuştu bizim için. Uzun Kurban Bayramı tatilimizde, bu fırsat bir daha gelmez deyip bir Ortadoğu ülkesini boydan boya gezmeyi planlıyorduk. Gezinin esas amacı ise çölde konaklamak olacaktı. Bir çölün ortasında bir kaç gün çadırda kalıp, gece boyu sessizlik içinde yıldızları seyretmek, bol bol kafa dinlemek, biraz da sohbet edip hasret gidermek istiyorduk. Derken sessizlik, yıldızlar ve sohbet ihtiyacımız ağır bastı, planlanan bütçe de boyumuzu aştı. Kendimizi birden bire “çölü boş verip şöyle orman içi bir yere mi gitsek, hem yıldızları izler hem ciğerlerimizi açarız” derken bulduk. Ve aynı anda aynı hevesle Doğu Karadeniz yaylalarında karar kıldık. 

 

Yol Şarkısı: 

 Yol Kitabı: Olduğu Kadar Güzeldik/Mahir Ünsal Eriş

 

Hande'yle Belçika’da tanışmıştık. Yüksek lisanstan arkadaştık ve mevsimler güzelken memleketi gezmeyi pek severdik. Yani Eylül’de Karadeniz seyahati tam bizim kalemimizdi. Önce nasıl bir program hazırlasak diye epey düşünüp taşındık, fakat hayal ettiğimiz gibi dağ bayır gezerek köylerden geçeceğimiz, ahşap köşklerde kalıp çay tarlalarını seyredeceğimiz bir tur rehbersiz olmayacak gibiydi. Bu yüzden hiç bize göre olmasa bile, biraz da sağın solun tavsiyesiyle, Bukla Tur’un -orta seviye- uçaklı yaylalar turuna katılmaya karar verdik. İyi ki de öyle yapmışız! Bu noktada -orta seviye- ayrıntısının yazının ilerleyen bölümlerinde daha çok anlam kazanacağını da belirtmek isterim. :)

 

1. GÜN: Sümela Manastırı ve Ayder Yaylası

Hande’yle havaalanında, insanların sportif kıyafetlerine bakarak hangilerinin bizim turda olduğunu tahmin etme oyunu oynadık. Trabzon’a vardığımızda tahminlerin hepsi tutmuştu, ekibimiz diğerlerine göre pek genç ve uyumlu görünüyordu. Havaalanında bizi bir deli rehber, Osman karşıladı. Ya da belki ilk anda akıllıydı ama zaman ilerledikçe deli olduğunu anladığımızdan ilk andan itibaren deliymiş gibi aklımda kalmıştır :) Bu canımız deli rehber aynı zamanda dünyanın en iyi rehberiydi ve ekibin bu kadar güzel olmasının sebebi de aslında gizlice ta kendisiydi. 

 

İşte tam da bu yüzden bizi uçaktan aldığı gibi kuymaka götürdü! Safi mısır unu, tereyağı ve Trabzon peynirinden yapılan bu hayatımda yediğim en güzel şey sayesinde gezi zaten harika başladı. Kuymak, Karadeniz’de ilk sabah, denize nazır içilen çay, ekibin birbiriyle kaynaştığı ilk an, gönüllerin efendisi oldu. İlk günkü aktiviteler arasında kuymaktan sonra, Sümela Manastırı ve tırmanışla ilk yüzleşme vardı. Manastırda tadilat olduğundan ve içerisi çok kalabalık olduğundan detaylıca gezemedik. Yine de ne kadar büyüleyici olduğunu idrak edebilmek için şöyle bir bakmak bile yetti. 

 

Trabzon’la ilişkimiz Sümela’dan sonra bitti ve Maçka’dan geçerek esas yuvamız Rize’ye, Ayder’e vardık. Fakat Ayder yaylası tam anlamıyla hayallerimin yıkıldığı nokta oldu! Ben bize yansıtıldığı gibi, bir bulut denizinin üzerinde sakince süzülen, tek tük evlerin ve teyzelerin olduğu bir yayla hayal ederken daha girer girmez, yaylanın her yanına yayılmış mangal dumanını gördük! Her lokantanın içi dolu, sokaklar ana baba günüydü. Ve Arap turist kafileleri tabi ki Ayder’i de bulmuştu… Hande’yle çaresizce göz göze geldik. Sevgili ekibimize de aynı kahrolmuşluk çökmüştü. Hüzün dolu gözlerle Ayder’i tepeye kadar geçtikten sonra, neyse ki kalacağımız yer gördüklerimizden çok uzakta, yukarıda ve hayallerimizi geri getirecek cinstendi. Yuvamız Oberj (Lazca’da dağ evi demekmiş), ahşabın olanca güzelliği, sıfır ses yalıtımı ve her çeşmesinden akan doğal kaynak suyuyla bizi çok güzel ağırladı. Yemekten sonra karşımıza bir de horoncuları ve tulumcuları çıkarınca Oberj büyüktür Ayder oldu. :)

 

2. GÜN: Palakçur - Kasvaş Yaylaları

 Horonun birleştirici gücü sayesinde tüm Oberj halkıyla bir gecede kaynaştığımız ilk gecenin sabahına, “Handesu uyan da manzaramıza baaak!” diye sevinç çığlıkları atarak uyandım :) Hemen yürüyüş kıyafetlerimizi giydik, çantamıza söylendiği üzere yedek tişört, çorap, polar ve yağmurluğu doluşturup kahvaltıya koştuk. Sudan çok çay içtiğimiz ilk gün de böylece başlamış oldu. Ertesi gün yağmur yağacağı söylentilerinden dolayı programı değiştirmiştik. O gün arabayla Palakçur yaylasına çıkıp, çayır çimen geze geze Kasvaş’a varacaktık. Osman bize kopmuş bir ağacın dallarından baton yaptı. Artık tam anlamıyla, başımıza geleceklerden habersiz sıfır idmanlı tırmanışçılardık.

 

 

Palakçur, toplasan 10 evli, dünya tatlısı bir yaylaydı. Osman, teyzeyi lafa tutarsak bize arkadan yaban mersini aşıracağını söyledi. Teyzeyse kendiliğinden lafı açıp, daha ikinci cümlesinde İstanbul’daki oğluna kız baktığını itiraf etmişti. Tırıs tırıs uzaklaşırken yaban mersinlerini de şifa niyetine yedik. :)

 

İlk saatler yürüyüşe alışana kadar biraz korku doluydu. Kaçkarlar kıvrım kıvrım uzanıyor, biz de bir yanımız uçurum kıvrım kıvrım yürüyorduk. Döndüğümüz her kıvrımda çıplak gözle gördüğümüz manzara karşısında zevkten gözlerimiz acıyor, sonra başımız dönmesin diye hemen batonu yere saplıyorduk. 

 

 

Rehberimiz sağolsun ekibin temposunu anlayacağım diye molanın adını andırmadı. Ha babam tırmana tırmana, yolda gizli nefes kaçamakları için tempoyu düşürerek ve Hande dağdaki tüm yaban mersinlerini kurutana kadar yürüdük. Ve nihayet bir düzlüğe vardık. Durduğumuz an üzerimize polarları geçirip sonsuz yeşile daldık ve Karadeniz’e niye geldiğimizi yeniden hatırladık. Bu moladan sonra biraz daha kan, ter, gözyaşıyla Kasvaş’a vardık.

 

 

Birinci tırmanışın inişinde arzuladığımız tek bir şey vardıysa, o da kesinlikle yavaş ve huzurlu olması gerektiğiydi. Ama o gün hiç öyle bir iniş olmadı :) Öncelikle iki köy arasında geçtiğimiz o muhteşem manzarayı oluşturan, neredeyse aralıksız ve yüzlerce yıllık çamların arasından dümdüz aşağı inecektik. Ağaçların kökleri ayağımıza, dalları kafamıza takılırken, geride kalanları ayı(?) kapmasın diye bekler, batonumuzu son bir yardım çağrısıyla ötekine uzatırken artık gerçek bir ekip olmuştuk. Sonunda başarıp Galler Düzü’ne indiğimizde rehberimiz “Gergedan!!!” diye haykırarak koşmaya başladı. Tam olarak gergedanın burada ne arayacağını düşünmek ve dağda çaresizce rehbersiz kalmaktansa ona inanıp koşmak arasında geçen kısacık bir andan sonra, bunun bir buzağı olduğunu anladık. :) Artık buzağılar bizim için birer “gergiş”, Galler Düzü ise “Galler Dükü”ydü. Ve Galler Dükü medeniyet, medeniyet ise yemek (ve kuymak) demekti.

 

 

Ayder’e geri dönerken beklenen yağmur hala gelmemişti ama yaylanın üzerine kocaman bir bulut çökmüştü. Hepimiz bir heyecan sıraya dizilip bu harika anı yakalamak istedik. En iyi izleyebileceğimiz yere geçtik. Bulut bize doğru ağır ağır ilerlerken, bizden daha evvel gelmiş manzaraya aşina gezginler geçip gittiler. Bense geçip gidemedim. Manzara öyle güzeldi ki, Karadeniz’e sadece bunun için bile gelinirmiş gibi hissettim. Uzun bir süre orada kalıp, sanki evimize misafir geliyormuş gibi bulutun ağır ağır bize doğru gelişini izledim.  

 

 

3. GÜN: Ortan Köyü ve Çamlıhemşin

Ertesi gün, vücudumuzu dinlendirmek için düşük tempoda tutulmuş bir programla bir önceki güne göre acısız, bir sonraki güne göre kesinlikle çok acısız bir gündü. :) Karadeniz’in gerçek evleri ahşap konaklarla dolu Ortan Köyü’nü görmek için erkenden uyandık. Kendisi de bir ahşap ustası olan rehberimizden köşklerin ince ayrıntılarını dinledik. Köyün içinden geçerken karşı yamaçtaki çay tarlalarına güneş vuruyordu. Yeşilin binbir tonu arasında çaylara nazır, köy sakinlerini rahatsız etmeden sessiz sessiz gezdik. 

 

 

Ortan köyünden sonra, Karadeniz’e endemik ladinlerinin arasından geçerek Fırtına Deresi’ne vardık. Gerçek bir ciğerleri temizleme yürüyüşüydü. Yemek yiyeceğimiz yer Fırtına Deresi yakınlarında bir yerdeydi. Böylelikle Çamlıhemşin’i de göz ucuyla gezme fırsatı bulduk. Karadenizlilerin esas işinin pastacılık olduğunu bilir miydiniz? Tam o vakit Çamlıhemşin meydanında Pastacılık Festivali’nin kazanan isimlerini görmesek biz de bilemezdik. Lazların ataları Rusya’da yoğunlukla fırınlarda çalıştıkları için fırıncılık baba mesleği olarak kalmış. İyi ki de öyle kalmış, yoksa nereden bulurduk o Trabzon ekmeklerini, pideleri… Yediğimiz en güzel mısır ekmeğini, yemekleri ve tabi yine kuymağı salıncakta erittikten sonra bir orta Türk kahvesi için Ayder’le buluştuk. Ve ben internetsiz, televizyonsuz, gündemsiz geçen haftamızın ortasında, yine bulutların içinde kitabıma daldım.

 

 

 

Bütün bu zaman boyunca vakit geçirmek için, ekip içinde garip bir gelenek geliştirmiştik. İstisnasız her akşam vampir oynuyorduk. Bu tamamen yapacak başka hiçbir şeyimizin olmamasının güzelliğinden kaynaklanıyordu. Hatta bunu söylemek kulağıma hala o kadar güzel geliyor ki, yine tekrar edeceğim. Yapacak başka hiçbir şeyimiz yoktu. :) Yemekten sonra kısacık bir süre odamıza çekiliyor ve vampir için tekrar buluşuyorduk. Ve o kadar eğleniyorduk ki ilk günden beri dinmeyen kahkahalarımız yüzünden ters bakışlar yemiş, bir kaç kere de azarlanmıştık. Bu yüzden “Sevilmeyen Vampirler” olarak o akşam, oyunu bir adım öteye taşıma kararı aldık. Oberj’den ayrılıp yıldızların altına taşındık ve böylece kamp ateşinin de az da olsa tadına vardık. Ertesi gün bizi bekleyen acılarla dolu Huser Günü’nden henüz habersiz, kahkahalarımızla bu sefer Ayder’i inleterek Oberj’e geri döndük. 

 

 

Please reload

Instagram

Facebook

Başka Bir Şeyler?

Noel Baba'nın İzinde: Laponya'dayım!

5/1/2019

Duvarlar Ayırır, Sanat Birleştirir

20/10/2018

1/4
Please reload

  • Grey Facebook Icon
  • Grey Instagram Icon