Yaz-Kış Güzeller: Bozcaada ve Çanakkale'deyim!

15/09/2015

 

Geçen sene 29 Ekim tatiline girerken hayatımın şaşkın bir evresindeydim. Kalbimi elime almış, çok sevdiğim biriyle vedalaşmıştım. Yolumu belirleyemiyor, olayların akışında kayboluyordum. Etrafımdan o kadar çok ses yükseliyordu ki kendi iç sesimi duyamaz olmuştum. Dünyanın en sakin yerini bulmak ve kendimi oraya gömmek istiyordum. Tabii ki sonbahar kışa dönerken kimse bana bunun için Bozcaada'yı tavsiye etmezdi. 

 

Çünkü biz aslında Bozcaada'yla bir Eylül başında, bağ bozumunda tanışmak istemiştik. O, en güzel rüzgarını bana estirecekti, ben başıma yazmalar bağlayıp şarap tanrılarına şükredecektim. Ama hayalleri yarınlara bıraktık, zaman içinde birbirimiz yerine başkalarına yaradık. Derken ben, bir gün yapayalnız kaldığımda Bozcaada'yı hatırladım. Kimsenin benimle paylaşmadığı Bozcaada hayalimle kavuşmak için bir bilet aldım. 

 

Aklıma önce Çanakkale'de yasayan ortaokul arkadaşım geldi. Ortaokuldan sonra biz Mersin'den taşınmıştık. O gün bugündür arkadaşımla görüşememiştik. Hayat ondan abisini ve babası almıştı, benden annemi… Sonraları birkaç kez telefonlaştıysak da zaman içinde numaralar kaybolmuş, bağlar kopmuştu. Bir gün, bir telefonla beni buldu. O gün ikimizin de sevinçten sesi titremişti, buluşmak için sözler verilmişti. Ve sonunda o gün gelmişti. 

Cansu'yla bir akşam işten sonra yola çıktık. Biraz sohbetten sonra tüm yol, yorgunluktan uyudum. Neyse ki, sabahın 6′sında Çanakkale'ye vardığımızda Cansu yolu biliyordu. Bizi deniz kıyısında bir çay bahçesine götürdü. Deniz aynı deniz, boğaz bildiğimiz boğazın bir değişiğiydi. Hem İstanbul'daki yalancı deniz kıyılarından değil, harbiden denize uzanıp elimizi değdirebileceğimiz kıyılardandı. Cansu'yla sıcacık fırın poğaçalarını yiyip sabahın en taze çayını yudumlarken, yanımızdan ağzında balık tutmuş kediler geçiyordu. Sabahın sisi denizin üzerinden kalkıyor, güneş sağımızda yavaşça yükseliyordu. Derken Bedriye ve eşi beni almaya geldi, kaldıkları lojmana gittik. Eşiyle, güzel oğluyla ve annemin de arkadaşı olan, canım arkadaşımın annesiyle uzunca sohbet ettik. 

 

O gün, daha önce hiç görmediğim Truva atını görmek için antik Troya kentine gittik. Çanakkale'nin bol rüzgârlı koylarında arabayı çekip birkaç nefes dinlendik. Bedriye ve eşi bana çok güzel yemekler ısmarladılar. 

 

Sonraki gün de Çanakkale'nin merkezinde bir gezintiye çıktık. Bu güzel, küçük, sevimli deniz şehri koca bir tarihi kaldıracak kadar da hüzünlüydü. Burayı hep hatırlamak için bir bileklik ile bir sokak ressamından Truva atının suluboya resmini aldım. Sonra, Çanakkale'de o yıl dördüncü kez düzenlenen ve I. Dünya Savaşı’nın 100. yılı üzerine yapılandırılan Çanakkale Bienali'nde bir sergiyi ziyaret ettik (Savaşın Sonunu Yalnızca Ölüler Görür). Dışarıda yağmur yağarken portakallı kurabiyeler yiyip kahve içtik. Canakkale'de dostluğun bitmezliğini iyice beynime kazıdığım iki dolu dolu günden sonra Bozcaada'ya gitme vaktim gelmişti. 

Merkezden Geyikli otobüslerine bindim önce. Yolda pansiyon işletmecisi bir teyzeyle tanıştım. Konaklamak için anlaştığım yerin fiyatını sezon sonu için pahalı bulup, ihtiyacım olursa diye bana numarasını verdi. Feribota binme vaktim geldiğinde içimi bir heyecan sardı. 

 

Bozcaada’ya giden feribot dönüşe nispeten kalabalıktı. Orada kaldığım günler boyunca sürecek Ekolojik Film Festivali'ne denk gelmiştim. Bir ara dışarı çıkmak istedimse de hava çok soğuktu ve yer yer yağmur yağıyordu. Camdan, yavaşça yaklaştığımız adayı izledim. Kalacağım otel Rum mahallesinde, 3 odalı bir Rum evinden devşirilmişti. Sezonda bulamayacağım fiyata, deniz gören bir oda tutmuştum. 2 kişilik yatağa tek başıma uzandım, penceremde rüzgarın uğultusundan başka tek bir ses yoktu. 

Biraz dinlendikten sonra adayı keşif için yola düştüm. Hava soğuk, ada küçücüktü. Önce otelimin bulunduğu Rum mahallesinin, sonra da Türk mahallesinin sokaklarını bir bir yürüdüm. Sahiplerinin yaz bitince terk ettiği evlerin kapı eşiklerinde oturdum, kedileri ve kapıları sevdim. Meydandaki kahvede ev yemeği yedim, koleksiyonum için harita istedim. Getirdiğim ilk kitabın yarısını burada bitirdim. Birinci günümün akşamüstünde erkenden deniz gören odama dönüp sessizliğin tadını çıkardım. 

 

 

 

Akşam olunca herkesin bilhassa tavsiye ettiği Simyon Meyhane'ye gittim. Herkes önceden rezervasyon yaptırmak gerektiğini söylüyordu ama adada in cin top oynuyordu. İlk kez tek başıma meyhaneye gidecektim. Bana içeride, yola bakan tarafta, en güzel masayı verdiler. Benimle oturan tek masa da kalkınca yapayalnız kaldım. Derken olanca ihtişamıyla Zeki Müren'in sesi doldurmaya başladı içeriyi. Bu sahneye en çok rakı yakışırdı, ama bu kadar dram bünyeme fazla geleceğinden adanın meşhur şaraplarından istedim :)

 

O akşam fonda Zeki Müren ve kış ortasında tek başına adaya/meyaneye gelmiş bir ben ile dünyanın en garip tablosunu çizdiğimden olsa gerek, Simyon'da çalışan çocuk halimi hatrımı sordu. Sonra ayaküstü biraz muhabbet edince bana adada hayatın kışın ne kadar sakin ve sıkıcı olduğunu anlattı. 5 yıldır yaz-kış adadaymış. Kışın 500 kişi ya var ya yokmuş, onlar da sık sık Çanakkale'ye gidip gelirmiş. O, esasen Bayramiçliymis. Bayramiç'te zamanında civarın tek camisi varmış. Herkes oraya "bayram için" gidermiş, o yüzden adı Bayramiç kalmış. Yine oraya dönecek, eskiden yaptığı gibi çiftliklerindeki hayvanlara bakacakmış. Onu uzun uzun dinledikten, adaya dair tavsiyeler alıp aklımı yitirten mezeleri mideme indirdikten sonra oradan kalktım. Eve dönerken bir kara kedi yavrusunu da yoldaş edinip gece yürüyüşü yaptım. Sokağın ucunda dalgaların ve rüzgarın ürkütücü sesine doğru çağrıldım ve geceyle bir oldum. 

 

Ertesi gün kahvaltıdan sonra, bir de Türk mahallesini göreyim diye feribotta tanıştığım pansiyoncu teyzeyi arayıp otelimi değiştirmek istediğimi söyledim. Kahvaltıdan sonra bu pansiyona yerleştim. Beni dünya tatlısı bir başka teyze “Hoşgeldin dadam” diyerek karşıladı ve bana zorla mandalin yedirdi :) Teyze, oğlu ve geliniyle açmış bu pansiyonu. Zaten 50 yılı aşkındır adadaymış. Aslen Biga'lıymış ama adaya gelin gelmiş. Teyzenin sobasında içimi ısıtıp C vitaminine doyduktan sonra ikinci günüme başladım. 

 

İkinci günümü ziyadesiyle Bozcaada müzesine ayırdım. Harika gelincik reçelleri yapan ve satan bir kafede kitabımı bitirdim. Terk edilmiş yazlık sokaklarda, yaza çok yakışan renklerde boyanmış ama kışın biraz öksüz kalmış evlerin arasında yürüdüm. Bir tane kitapçı buldum ve buradan kendime çok güzel bir kartpostal aldım. 

 

 

Vakit kalırsa Ekolojik Film Festivali'nde bir film yakalarım diyordum ama Bozcaada şaraplarının peşine düşmeyi tercih ettim. Zaten hiç insan göresim de yoktu. 

 

Bozcaada'ya esasen bağ bozumunda gelmek isteyen ben, hiç yapamazsam şarap tadımına katılırım diyordum. Ama artık onun bile yasak olduğunu duyunca kahroldum. Kapı kapı dolaşıp meşhur Çamlıbağ’ın Vassilaki şarabını aradım. Derken Çamlıbağ’ın imalathanesine rastladım. İmalathanedeki adam şarap tadımı yapamasam bile yakınlarda bir bar açtıklarını ve burada 10 farklı şarabı küçük bardaklarda 10 TL’ye deneyebileceğimi söyledi. Sevinçle kabul ettim! İmalatçının kendi aile resimleri ve çocukluğunun Bozcaada görselleriyle süslediği bu mekanın şahane bir enerjisi vardı. 

 

 

Kendime bir köşe bulup oturdum. Garson, bana tat ve alkol bakımından hafif olandan ağır olana doğru birer birer getirdi şarapları. Kadehim bittikçe yeniledi, her gelişinde getirdiği şarabı anlattı. Sohbet edecek kimse olmadığından yan masamdaki Fransızlara kulak misafiri oldum. Mekan sahibi de oradaydı ve belli ki uzun süredir görüşmemiş sıkı dostlardı. Eskiden olsa muhakkak bir selam verip kendimi tanıtmak isteyeceğim bu sohbete bu sefer uzaktan baktım. Kendimi yeni kitabıma ve not defterime verip kendimce saçmaladım. 10. kadehin sonunda oradan ayrıldım ve tek başına çakırkeyf olmuş bir kadının olabileceği en gururlu şekilde sokaklarda dolaştım. 

 

Pansiyona geri dönerken, yolda "Aaa ne güzel sokakmış!" diye girdiğim birkaç yer avlu çıkınca az kalsın birilerinin evine giriyordum. :) Neyse ki fazlasıyla televizyona dalmış yaşlı ev sahibesine yakalanmadan oradan koşarak uzaklaştım :) 

 

Bozcaada’daki son günüm geldiğinde hava hala soğuktu ama güneş her zamankinden daha çok parlıyordu. Birazcık gezinip limanın yanında güneş gören bir bankta kitabımı ve günü bitirdim. Bir arkadaşım hep, Bozcaada'da liman müdürü olmak istediğini söylerdi. Sebebini o gün, günü iki üç feribotla kapatan ve efsane manzarası olan Liman Müdürlüğü’nün önünde otururken anladım. :) Kendime ve arkadaşlarıma, ruhuma ilaç gibi gelen bu kısacık kafa tatilimi hatırlatacak hediyeler aldım. Meydan kahvesinde sıcacık çorba içip kedilerle oynadım. Dönüş yolunda feribottan adaya son kez baktım. Ve Kasım ayının kesinlikle sürprizlerle geleceğine inanarak Ekim'i ve Ekim'de yaşadığım her şeyi geride bıraktım. 

 

(Bu yazı, bir rüzgarlı öğle sonrasında çıplak ayak, yerden sonbaharı alıp nefesiyle bahara döndüren kadınlara, ama en çok Beliz Top, Cansu Yıldırım, Nihan Temiz ve Nurdan Karakurt’a ithaf edilmiştir.)

Please reload

Instagram

Facebook

Başka Bir Şeyler?

Noel Baba'nın İzinde: Laponya'dayım!

5/1/2019

Duvarlar Ayırır, Sanat Birleştirir

20/10/2018

1/4
Please reload

  • Grey Facebook Icon
  • Grey Instagram Icon