Büyük Mango (1): Bangkok ve Ayutthaya'dayım!

24/05/2015

“Etrafa haber yaymanın bir gezginin doğasında olduğunu düşündüm.” Kumsal/The Beach, 2000

 

Uzun bir süredir yurt içi seyahatlerine vakit ayırıp uzak mesafeler için geniş zamanları bekliyordum. Sonra bir gün, takdir ettiğim gezginlerin hiçbirinin, düşündüğüm gibi bütünüyle özgür olmadığının farkına vardım. Seyahat etmek, özgürlükten ziyade aralıklarla alınması gereken bir ilaçtı ve hayatın akışına sıkıştırılmalıydı. Bundan 6 ay önce karşıma bir fırsat çıktığında, ben de ilacımı seyahat etmek olarak belirledim. Bütünüyle özgür olabileceğim günü beklemekten vazgeçip ilk uzun mesafe seyahatim için Güneydoğu Asya’ya bilet aldım.

 

Yol Şarkısı: Milky Chance - Stolen Dance

Yol Kitabı: Henri Arvon - Budacılık, Buket Uzuner - Benim Adım Mayıs

 

Bu geziye ODTÜ’de öğrenciyken yakın arkadaş olmuş 4 kız olarak çıkacaktık. Ezgi Singapur’dan, Kiki Hollanda’dan, Amy Kamboçya’dan ve ben Türkiye’den gelecek, Tayland’da buluşup sırasıyla Kamboçya ve Singapur’u görecektik. Biz biletleri aldıktan sonra Amy işten ayrılınca katılamayacağını söyledi. Çok üzülsek de plandan vazgeçmedik. 

 

Gezinin ilk yarısı (Bangkok ve Siem Reap) yoğun, ikinci yarısı (Phuket ve Singapur) hafif tempolu olacaktı. Bu yüzden ilk yarısında güvenlik ve konum olarak bizi tatmin eden ucuz yerlerde, Phuket’te ise -çok da abartmadan- 5 yıldızlı bir otelde kalmak istedik. Bu ülkeler gerçekten de söylendiği kadar uygundu. Tüm gezi konaklamamız kişi başı 500TL dolaylarında tuttu. 

 

Geziye 1 ay kala tüm vaktimi Güneydoğu Asya hakkında bir şeyler okuyarak, filmler izleyip insanlardan tavsiyeler alarak geçirdim. Sevinçten ve yatıp kalkıp hayal kurmaktan kendim hayale dönmüştüm :) Hatta seyahatin kendisi kadar öncesinin de bana yeterli sevinci verdiğini kendime itiraf ettim. Kalabalıkların ve bilmediğim dillerin arasında sırtımda çantamla kendimi çok iyi hissettiğim, Doha’ya kadar 4, Bangkok’a kadar 7 saat süren aktarmalar ve Budacılık’a dair detaylı bir kitap sonunda hiçbir jetlag belirtisi göstermeden, 1 Mayıs saat 13:00′te Bangkok’a vardım!

 

Bangkok: 

 

Bangkok’un havası, Antalyalı bünyem için bile aşırı nemliydi! Skyline adı verilen metro hattı tüm gökyüzünü kaplıyordu, çok katlıydı ve çirkindi. Yine de ilk izlenimlerimi edinebilmem için bana şehre tepeden bakma imkanı verdi. Şehir çarpık kentleşme bakımından İstanbul’la yarışırdı. Hatta bazı binaları Ağaoğlu’nun yapmış olabileceğinden ciddi anlamda şüphelendim. Sonunda Kiki’yle buluştuğumuzda birbirimize sarılıp, ‘Bangkok’tayız!’ diye üç kez zıpladık :)

 

Kiki beni, tek başıma hayatta bulamayacağım hostelimize götürdü. İlk geldiğinde o da bulamamış ve tuk tuk (motorun çektiği bir araç) kiralamış. Ezgi gelene kadar Chinatown’a gittik. Tapınakların çoğu 17:00 dolaylarında kapandığından ilk durağımız, 5.5 ton ağırlığında saf altından, dünyanın en büyük Buda heykelinin sergilendiği Wat Traimit oldu (Wat: Tapınak). Ayakkabılarımızı çıkarıp dua eden insanların arasına karıştık ve beden dilinden dolayı çocuklarına nasıl dua edildiğini öğrettiğini düşündüğümüz bir babayı neşeyle izledik. 

 

Chinatown esasen akşamları canlansa da birkaç açık dükkan gördük. Kirli sokakların, pis kokan nehrin ve çok tatlı çocukları olan teyzelerin arasından geçerken bir ara haritamıza bakmak için durduk. Yanımızda anında bir tuk tuk belirdi. Her yer kapalı diyerek bizi Chao Phraya nehrinde tura ikna etmeye çalıştı. Hatta nehir turunun sadece o gün yapılabildiğini iddia etti :) Neyse ki burada komisyon aldığı için yanlış yönlendiren bu tip kişiler olduğunu duymuştuk da itibar etmedik. Aman diyeyim Bangok’a plansız gelmeyin, insanlara uymayın ve pazarlık etmeden su bile almayın!

Chinatown’da gezinirken karşımıza cennet gibi avlusu olan bir tapınak çıktı. Bangkok’un taşı toprağı tapınak… Burada bir keşiş kendisinin fotoğrafını çekmemizi istedi, biz de sevinçle kabul ettik :)

 

Ezgi gelince, Bangkok hakkındaki ilk yorumu “Burası bildiğin Mecidiyeköy!” oldu ve yine bir gezimize daha ölümüne aç geldi :) Hemen hazırlanıp bu sefer alışveriş merkezleri, sokak pazarları ve yemek tezgahları ile dolu olan Siam Square’e gittik. Yemekten sonra Bangkok’un ünlü SkyBar’larından birini görmek istiyorduk. Gökdelen tepelerine kurulmuş bu barlar pahalıydı ama herkes tavsiye ediyordu. Biz de, gün geçtikçe zaten paramız azalacağından en doğru günün ilk gün olduğuna karar verdik. Red Sky Bar’da 58. katta bir Passion Fruit Martini’ye 480 Baht bayıldım (1 TL= 12,89 Baht). İstanbul için çok uygun Bangkok için çok pahalı oldu. Sokaktaki insanların koşullarını düşününce, bu lüks turistik aktivitemizden birazcık rahatsızlık duydum. Biz oradayken canlı caz yapan bir grup vardı ve müzikleri geceye çok yakışıyordu. Kalkmaya yakınken birden bire Human Nature’ı çalmaya başladılar! En sevdiğim şarkılardan biri olduğu için delicesine eşlik ederken, manzara, martiniyle ve şarkıyla birlikte şimdi parama değdi diye düşündüm :)

Bangkok’ta ikinci günümüzü Grand Palace, Wat Pho ve Wat Arun’u görmeye, akşamını ise nehirde bir tura ayıracaktık. Grand Palace’a gitmek için bineceğimiz botun kalktığı yere geldiğimizde buradan sadece turla -150 Baht- gidebileceğimizi söylediler. Tabi ki inanmadık ve biraz arayınca 40Baht’a gitmenin yolunu bulduk. Taylandlılar çok acayip… Yol tahminimizden uzun sürünce küçük bir tur oldu bize. Nehir pisti, kıyıdaki evler bakımsızdı ama eski motorları olan rengarenk kayıkların ve sağlı sollu dizilmiş tapınakların görüntüsü mutluluk vericiydi. 

Grand Palace’ın girişi aşırı kalabalıktı. Bahçesindeki tapınaklar için uygun giyindiğimizi düşünsek de omuzlarımız açık kaldığı için bizi almadılar; depozitle gömlek almak zorunda kaldık. Tapınaklara girerken omuzlar, diz kapakları ve parmak uçlarının kapalı olması gerekiyor. Buradaki tüm yapılar inanılmaz gösterişli ve hayranlık vericiydi. Güzellik ve zenginlik anlayışı detaylarla orantılı olduğu için her yerden incelik fışkırıyordu. Özenle biçimlendirilmiş çatılar ve pencere kenarları bir renk cümbüşüydü. Avrupa sanatına aşina ruhumuzu allak bullak etti. Tapınakların arasında oraya buraya koşar, her şeyi beynime kazımaya çalışırken bitap düştüm. Herhalde sanat ve tasarıma ilgi duyan arkadaşlarım buraya gelseydi kısmi felç geçirebilirlerdi diye düşündüm.

 

 

Buradan sonra yürüyerek Wat Pho’ya geçtik. Biraz soluklanmak için yol üstünde bir tezgahtan midemize egzotik meyve depoladık. Wat Pho’da, Buda’nın ölümünü temsilen yatan Buda heykeli vardı. Bazı Budistler yan yana dizilmiş teneke kaplara bozuk para attığı için içeride melodiye dönen bir ses yankılanıyordu. 

 

 

Buradan sonra nehrin karşısındaki Wat Arun’a geçmek için 3 Baht daha ödedik. Wat Arun bir Hint tanrısından sonra isimlendirilmişti ve Şafak Tapınağı anlamına geliyordu. Buranın girişinde bir grup öğrenci İngilizce ödevleri için ben ve Kiki’yle röportaj yapmak istedi. Karşılığında, Tayland dilinde teşekkür etmeyi öğrendik ve Kob Khun Ka diyerek hatıra fotoğrafı çektirdik :)

Wat Arun’un mimarisi gördüğümüz diğer tapınaklara benziyordu ama detaylarda farklıydı. Biz oradayken tadilat olduğu için içine giremedik ama uzun merdivenlerinde rüzgarın tadını çıkarttık, biraz serinledik. 

 

Hava bulutlanmaya başlamıştı. Biz de değmez diye düşünüp nehir turundan vzageçtik. Hostele dönerken yolda kendimi tezgahlara kaptırdım ve kocaman karideslerden aldım. Bir sokak yemeği ve deniz ürünü fetişi olarak, ellerimi önümde birleştirip tüm Budalara, Tayland mutfağı için şükranlarımı sundum :)

 

İkinci günümüzün akşamında Bangkok’un tüm sokaklarını kaplayan pazar çılgınlığına katıldık. Ezgi çok uygun alışverişler yaparken Kiki’yle ben bir gurme markette zevkten aklımızı yitirene kadar tüm tadımlık ikramları denedik. Sonrasında Sukhumvit adı verilen barlar sokağında Ladyboy şovu izleyeceğimizden habersiz kendimizi geceye bıraktık :)

 

Ayutthaya:


Üçüncü günümüzde Bangkok’un biraz dışındaki yüzen marketleri görmek istiyorduk. Daha az turistik olur umuduyla Tayland’ın eski başkenti Ayutthaya’yı seçtik. Kişi başı 60 Baht’a minibüsle 1 saatte vardığımız Ayutthaya, Bangkok’a nazaran çok küçük, huzur dolu ve tamamen yerlilerin olduğu bir yerdi. Şehirde toplu taşıma olmadığından sevimli bir tuktukçuyla 3 saatliğine, bizi istediğimiz her yere götürmesi için anlaştık. 

 

Ayutthaya’daki gün, hayatımın en mutlu günüydü çünkü sonunda fil görme hayalim gerçek oldu! :) Bu anı o kadar uzun zamandır bekliyordum ki yüzen marketin girişinde bir fil görür görmez ona doğru koşmaya başladım. Koşarak kendisine gelen bir cisim karşısında zavallı hayvan önce biraz ürkse de sonra hortumunu bana uzattı ve arkadaş olduk :)

 

Zincirlere bağlı hayvan belli ki çok sıkılmış, önündeki otlarla oynuyordu. Bu duruma üzülsem de esas moral bozukluğunu biraz ileride, dokunmama izin verilen bir fili severken yaşadım. Fili severken hayvanın ağladığını gördüm. Kiki, Sri Lanka gezisinde fillerle ilgili ona anlatılanlardan duyduğu kadarıyla, hayvanın yaşam koşullarından dolayı ağladığını söyledi. Bu anda tam anlamıyla mahvolmuştum. Ağlayan bir fil ve mahvolmuş bir kız sahnesinden zorla koparılırken, hayatımın en unutulmaz ve garip anını yaşamış halde yüzen markete geçtim. 

 

Yüzen market yerli turist ile dolu, suyun üzerine kurulmuş bir pazar yeriydi. İnsanın Tayland pazarlarında dünyayı yiyesi geliyor! Neredeyse ikram edilen her şeyi deneyerek rekora koştum; bambu bardağında verilen palmiye şekeri suyundan içtim, bardağı da çok beğendiğim için Türkiye’ye getirdim :) Bir bebeği o kadar sevdim ki, neredeyse annesinden kaçıracaktım. 

 

 

Gezinmemiz bitince Taylandlılar gibi ayakkabılarımızı çıkarıp yere oturarak yemek yedik. Ben deniz ürünlü pilav söyledim. Pilavları çok tatsız tuzsuz ama deniz ürünü yiyebildiğim sürece buralarda sırtım yere gelmez.

 

Ayutthaya geçmişte büyük bir yangın felaketi atlatmış. Şehir turizm ile yeniden doğuyor. Yüzen marketten sonra eski tapınak kalıntılarını görmek istedik. Game of Thrones hayranları olarak, dizide Eski Tanrılar olarak kullandığı söylenilen ağacın yanına gittik. 

 

Buradaki tapınakların kalıntıları arasında kaybolurken bir bahçeye çıktık. Yemyeşil ağaçlar ve küçük bir gölün kıyısına geldiğimizde gün batıyordu. Tam bu esnada uçan bir leylek gördük! Ben leyleği havada gördüm, dünyayı gezeceğim diye sevinçten dans etmeye başladıysam da kızlar heyecanıma pek ortak olmadı. Hatta Kiki, ilk kez mi görüyorsun diyerek beni kınadı :)

 

Ayutthaya’daki gün o kadar güzeldi ki, bugünü hiç unutmamak için bir sokak satıcısından en güzel Buda kolyesini aldım. Biraz hediyelik eşya alışverişi yaptık ve dinlenmek için bir yere oturduk. Yanımızdan filler geçti. Tayland ne acayip yer; şurada oturuyorsun, yanından fil geçiyor diye düşünüp eğlendik. 

 

Ayutthaya’dan sonra akşam, Bangkok’un kaosuna geri dönünce bir süre şehre alışamadık. Yereli görmenin keyfi bu, bir günde turist olmaktan çıkıyor insan. Son gecemiz olduğu için, ‘Hangover’ filminde de geçen ünlü Khaosan Road’a gidelim dedik. Bu çok kalabalık caddede sağlı sollu dükkanlar, dövmeciler, masajcılar ve bangır bangır barlar arasında Hangover t-shitleri bastırıp bekarlığa vedaya gelmiş bir grup erkek bile vardı.

Ezgi’yle benim, bu akşama dair masajdan başka şeyde gözümüz yoktu. Kiki’yle yer ve saatte sözleşip ayrıldık; biz, bir masaj salonunda 120 Baht’a (yaklaşık 10TL) yarım saatlik masaj yaptırdık. Yarım saat sonunda mutluluktan mayışmış yüzlerle hostele dönerken bu sefer de tuktuk yerine taksiyi deneyelim dedik. Taksimetresini açmak istemeyen birkaç taksiciyi reddettikten sonra sonunda bir taksi bulduk ve tuktuktan çok çok daha uygun bir alternatif olduğunu geç de olsa anladık. Ama çok da üzülmedik, nasılsa Ezgi’nin bekarlığa vedasına buraya geliriz deyip eğlendik ve Kamboçya için heyecanlı, uyuyakaldık.

Please reload

Instagram

Facebook

Başka Bir Şeyler?

Noel Baba'nın İzinde: Laponya'dayım!

5/1/2019

Duvarlar Ayırır, Sanat Birleştirir

20/10/2018

1/4
Please reload

  • Grey Facebook Icon
  • Grey Instagram Icon